• İstanbul23 °C
  • Erzincan27 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Ahîliğin Ahlâkî Öğretisine İhtiyacımız Var... (2)

11 Ocak 2014 Cumartesi 19:32

ahilikkk.jpg

Klasik Türk edebiyatında, Osmanlı’nın sosyal ve kültürel yapısını en iyi şekilde yansıtması bakımından nasihatnâme geleneğinin kuşkusuz önemli bir yeri vardır. Genellikle ahlâk konusunda yazılan nasihatnâmelerde, ahlâkın nazarî yönünden çok pratiği üzerinde durulur, yapılması veya yapılmaması gerekenler doğrudan açıklanır. Nasihat edilirken doğrudan Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîf’lerin yanı sıra, deyimlerden, atasözlerinden, mahâllî ve millî unsurlardan olabildiğince yararlanılır. Nasihatnâmelerde genellikle iyi, güzel ve yararlı olan hususlar doğrudan tavsiye edilir. Öğütler birer beyitle müşahhaslaştırılır. Beğenilmeyen davranış ve huylar, toplum için zararlı sayılan hususlar da yine birer öğüt cümlesi içerisinde ifâde edilir. Mehmet Sait Çalka, Safi Mustafa Efendi’nin Osmanlı Esnaf ve Sanatkârlarına Nasihatleri isimli makâlesinde Safi Mustafa Efendi’nin M.1708 yılında bir Ahîlik hizmeti olarak kaleme aldığı düşünülen Gülşen-i Pend mesnevîsinde çeşitli esnafa, sanatkâra ve ticâret erbâbına yönelik yaptığı işlerle ilgili önemli nasihatler yer almaktadır. Biz burada sadece tüccarlara ve sanat ehline yönelik nasihatlerine yer vermekle yetineceğiz. Çalka’nın bildirdiğine göre Safi Mustafa Efendi eserinde tüccarların dürüst olmalarını, doğru ve helâl yoldan ticâret yapmalarını, ticâret esnâsında aslâ yalan söylememeleri gerektiğini, aksi takdirde tüm malın haram olacağını öğütlemektedir. Bölümün devâmında müellif, tüccara aç gözlü olmamsını, azla yetinmesini, malını satarken insaflı olmasını öğütlemiş ve dünya malının arkasında hırsla koşmanın zararları sıralanmıştır. Bölümün sonunda ise, bu geçici dünyânın geçici mallarına takılmak yerine, hiç tükenmeyen diğer dünyânın mallarına müşteri olunması gerektiği ifade etmiştir.
 
Ticâret kıl reh-i râstdan ticâret / Helâl oldu düruğ itmek hatâdur
Eğer yek dirheminde kizb olursa / Asl-ı mâlun harâm eder belâdur
Tama’kâr olma kâni ol kalîle / Ki bî-insâfın emvâli hebâdur
Metâ-ı bî-fenâya müşterî ol / Bu dünânın metâı hep fenâdur
 
Her sanat ehli için nasihat bölümünde ise müellif, hemen her sanat ehlinin hisse alabileceği nasihatlerde bulunmuştur. Ona göre sanat ehli, her şeyden önce temiz olmalıdır. Ehl-i sanat, sanatında usta olmalı, sahte iş yapmamalı, dünyâ işine saplanıp ibadetini aksatmamalı, beş vakit namazını terk etmemelidir.
 
Eğer bir sanat ehli isen Nazîf ol / Sana halk diyeler pâk ustâdur
İbâdet kıl bahâne itme kârı / Ki, abdün cümle rezzâkı Hudâ’dur
Metâ-ı kalba kimse rağbet etmez / Sakın kalp işleme kârun hevâdur
 
Muhtelif kaynaklarda, önemli ahî kuralları olarak, ahînin üç şeyi açık, üç şeyi kapalı olması gerektiği yazılmaktadır. Açık olanlar;1- Ahî’nin eli açık olmalı yani cömert olmalı, 2- Ahî’nin kapısı açık olmalı yani misafirperver olmalı, 3- Ahî’nin sofrası açık olmalı yani aç geleni tok döndürmelidir. Kapalı olanlar;1- Ahî’nin gözü kapalı olmalı, yani kimseye kötü gözle bakmamalı ve kimsenin ayıbını görmemeli, 2- Ahî’nin dili bağlı olmalı, yani kimseye kötü söz söylememeli, 3- Ahî’nin beli bağlı olmalı yani kimsenin ırzına, namusuna, haysiyet ve şerefine göz dikmemelidir. Ahîler kız çocuklarına da şu üç öğüdü verirler ve benimsetirlerdi: 1- İşine dikkatli ol (Evinin, ailenin işini ihmal etme) 2- Aşına dikkatli ol (İyi yemek pişir) 3-Eşine dikkatli ol (İdâreli ol ve kocana sâhip olmasını bil) Yine fütüvvetnâmelerde şu hususlarında yiğidi yiğitlikten, ahîyi ahîlikten, şeyhi şeyhlikten çıkaracağı, cennetlik kişiyi cehennemlik kılacağı yazılmıştır: Şarap içen, zînâ yapan, livata yapan, gammazlık, dedikodu, iftira eden, münafıklık yapan, gururlanıp kibirlenen, sert ve merhametsiz davranan, haset eden, kin tutup affetmeyen, sözünde durmayan, yalan söyleyen, emânete hıyânet eden, kadınlara şehvetle bakan, kişinin ayıbını örtmeyen, onu açığa vuran, cimri kişi, koğuculuk-gıybet eden ve hırsızlık yapan…
 
Anadolu’da sosyal hayâtın düzenlenmesinde XIII. yüzyıldan itibaren büyük bir rol oynayan ahîlik teşkilatı, çeşitli esnaf ve sanatkâr zümreleri arasında hüsnü kabul görmüş, yayılmış sosyo-ekonomik yönü ağır basan bir kurum olarak tarihteki yerini almıştır. Anadolu sanatkârı ve esnafının iş ahlakı, insan terbiyesi ve eğitimi, fazîlet sâhibi olma, sosyal yardımlaşma ve dayanışmada örneklik etme gibi hususlarda etkili olarak gördüğümüz ahî gelenek ve görenekleriyle inanç ve törelerine dair XIII. ve XVI. yüzyıllara ait bir seyahatname ile birkaç fütüvvetnâmeden bilgi edinilebilmektedir. Ahîler hakkında gözleme dayalı bilgi veren ilk ve güvenilir kaynak, Anadolu’muzun birçok şehrini, kasabasını ve köyünü dolaşan ünlü seyyah İbn. Batuta’dır. Kuzey Afrikalı olan Batuta, 1333 yılında Anadolu’ya ayak basmış ve bölge halkının yaşayışı hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. İbn. Batuta, hemen her gittiği şehir ve köyde özellikle ve ısrarla ahîleri aramış, yüzde doksanında da bulmuştur. Mefail Hızlı, adı geçen makâlesinde Seyyah İbn. Batuta’nın Anadolu’daki gözlemlerini şöyle aktarıyor:
 
“Bilâd-ı Rûm (Anadolu) adıyla anılan bu memleket dünyanın en güzel yeridir. Allah, başka yerlere ayrı ayrı verdiği güzelliklerin hepsini birden bu topraklara vermiş. Ahâlisinin yüzleri çok güzel, elbiseleri temiz, yemekleri temizdir. Bereket Şam’da, şefkat Rum (Anadolu) da denmesi yerindedir. Zîrâ gerçek şefkat Anadolu halkı olan Türkmenler arasındadır. Burada hangi eve ya da zâviyeye insek, erkek ve kadın komşularımız halimizi hatırımızı sorarlardı. Ayrılışımızda da sanki kendi halkımızdan, akrabalarımızdan biriymiş gibi uğurlar. Hattâ kadınlar ağlaşırlardı. Bu memleketin âdetince ekmek, haftalık olarak yapılır. Şehrin erkekleri ekmek pişirildiği gün bize sıcak ekmekle gâyet nefis yiyecek hediye ederler ve bunu size kadınlar gönderiyorlar, hayır duanızı istiyorlar, derlerdi. Ahî Ah:’Kardeş kelimesinin müfret birinci şahıs şeklinde söylenmesinden meydana gelmiştir. Bunlar Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde şehir, kasaba ve köylerde bulunmaktadırlar. Memleketlerine gelen yabancıları karşılama, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini, içeceklerini, yatacak yerlerini sağlama, ihtiyaçlarını giderme, onları uğursuz ve edepsizlerin elinden kurtarma, şu ve ya bu sebeple bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda bunların eş ve benzerlerine dünyânın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir.”
 
Ahîliğin belki de en temel öğretisi, milletine ve insanlığa hizmet uğrunda can ve malını adamaya hazır olma anlayışıdır. Bu anlayış Anadolu’da başlamış akabinde 32 milyon metre karelik Osmanlı coğrafyasını asırlardır barış ve huzur ülkesi haline getirmişti. Dedelerimiz hâkim oldukları coğrafyalarda hangi dil, din,  ırk ve meşrepten olursa olsun yönetimi altındaki insanlara bir arada, barış içinde, mutlu ve mes’ud günler yaşatmıştı. Bugün yeni devletlerin oluştuğu Balkanlardan Kafkaslara, Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar eski Osmanlı ülkelerine gittiğimizde bu kapsayıcı, kucaklayıcı medeniyetin binlerce şâhidini görmekteyiz.
Fakat ne yazık ki dün bir bağdan geçerken yedikleri üzümün parasını fazlasıyla üzümün çeliğine asıp giden Fatih’in askerinin yerini bugün esnafın dükkânının bir köşesindeki sadaka kutusuna göz diken nesil aldı. İçinde bulunduğumuz,  hazin manzara karşısında fert fert durup düşünmemiz gerekmez mi? Nasıl oldu da bizim insanımız böyle acınacak hale geldi veya getirildi?!.. Ahîlik teşkilatın yerini XVIII. yüzyıldan itibaren Gedik’ler, daha sonra Loncalar aldı. Günümüzde ise esnaf, sanatkâr, ticâret, sanâyi odaları ve çeşitli meslek birlikleri bu görevi üstlendi. Çeşitli iş ve meslek derneklerini de bu cümleden sayabiliriz. Fakat ne yazık ki batı tarzı örgütlenmeyi esas alan bu kurumlar hiçbir zaman mensuplarıyla organik bir bağ kuramadı. Çünkü örnek aldığımız Batı’nın maddeci, pozitif bilim anlayışı bunu gerektiriyordu. Din toplumsal hayattan, kamudan uzaklaştırılacaktı! Bu seküler yapılanmanın sonuçları bütün çıplaklığıyla ortada. İşçi, işveren, iş örgütü ilişkileri hep mekanik düzeyde kaldı. Pek azı müstesnâ, bu kuruluşların tamamına yakını birer tabela kuruluşu vazifesi görüyor. Tüzüklerde yazılı görev ve sorumlulukları bir kez dahi okumadan sümen altı yapan bir zihniyet. Seçimden seçime okunan nutuklar, cilalı söylemler, sloganlar ve boş vaatlerden öteye gitmiyor bunların icraatları. Maalesef bu kurumların başındakilerin bir kısmı rant ve çıkar peşinde. Bir kısmı kurumunu kendi siyâsî çizgisindeki partilerin arka bahçesi gibi, oy deposu gibi görüyor. Diğer bir kısmı ise maalesef yıkıcı bölücü faaliyetlerin, kalkışmaların tetikçiliğini üstlenmiş durumda. Tepeden inmeci bu anlayış esnafın, tüccarın, çiftçinin, sanâyicinin, işçinin hiçbir derdiyle dertlenmediği gibi emeği ve üretimi üzerinde de tasarruf sahibi olduğunu zannediyor.
 
Sanâyi devriminden sonra teknolojik üstünlüğü yakalayıp hâkimiyetini güçlendiren seçkinci, elitist vahşi batı kapitalizmi dünyâyı bir felâketin eşiğine getirmiş durumda. Dünyânın hangi coğrafyasına bakarsak bakalım mutsuzluk, umutsuzluk ve çatışmadan başka bir şey göremiyoruz. Direncimizin düştüğü bir dönemde “denize düşen yılana sarılır” misâli yönümüzü koşulsuz çevirdiğimiz batının ne kendi insanına ne de bize vereceği hiçbir şey kalmamıştır. Onun nazarında insan bir makinenin dişlisi veya bir üretim bandından ibârettir.  İnsanlık bu bir avuç gözü dönmüş tefecinin elinde tutsak olmuş, inim inim inlemektedir. Sermâye birkaç âile arasında dolaşıp dururken dünyânın yarısından fazlası açlık sınırının altında can çekişmektedir. İçinde bulunduğumuz bu sosyo-ekonomik kargaşa ortamı, ahlâkî, âdil ve sürdürülebilir yeni bir ekonomik modele ihtiyâcı net bir şekilde göstermektedir.  Kârdan, kazanmaktan başka hiçbir amacı olmayan, erdemi, fazîleti tanımayan, insani değerleri hiçe sayan bu azgın güruhun tarih sahnesinden tasfiye edilme zamanı gelmiştir. Ahîliğin bin yıllık deneyime sahip, evrensel, eskimeyen ahlaki eğitimine, çalışma prensip ve ilkelerine târihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bugün ihtiyaç vardır. Arzumuz ahîlik geleneğinin, ruhunun çağımız koşullarına uygun bir şekilde yeniden yorumlanıp ülkemiz ve bütün insanlık âleminin hizmetine sunulmasıdır…
 
Geniş bilgi için yazımızı hazırlarken önemli ölçüden yararlandığımız, editörlüğünü değerli dostum Dr. İskender Gümüş ve Yrd. Doç Dr. Baki Çakır’ın yaptığı, aynı zamanda Kırklareli Üniversitesinin ilk bilimsel yayını olan "Ahîlik" isimli çalışmaya müracaat edilebilir.
 
Not: Bu yazımız Gülistan Dergisi 2014 Ocak sayısında yayımlanmış, Burç FM Sesli dergi programında da bazı bölümleri okunmuştur. http://www.burcfm.com.tr/bolum_93064-sesli-dergi.html

 

Bu yazı toplam 1007 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA