• İstanbul17 °C
  • Erzincan14 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Azîz Mahmûd Hüdâyî

26 Ekim 2017 Perşembe 12:32

kulliye-genel-gorunum-1000x765.jpg

Aziz Mahmûd Hüdâyi
1997 senesi idi. Kutsal toprakları ziyaret etmek üzere hazırlıklara başlamıştık. Bu yolculukta bize refakat edecek olan turizm şirketinden bir davetiye aldık. Yolculuğa başlamadan önce belirlenen bir tarihte, Üsküdar semtindeki Azîz Mahmûd Hüdâyî Dergâhı’nda bulunmamız isteniyordu. Bu bir nevi tanışma, yolculuk esnasında ve sonrasında yapılması gereken vazifelerle ilgili bilgilendirme toplantısı idi. Davet notunda mümkünse özel araçlarla gelmememiz, diğer ulaşım araçlarını tercih etmemiz tavsiye ediliyordu. Buna o zaman bir anlam veremedim. Vardır bir hikmeti dedim ve sebebini de sormadım. Zamanı geldiğinde, istenilen tarih ve saatte buluşmak üzere, sabah erkenden Tophane’den otobüsle Eminönü iskelesine, oradan da vapura binerek Üsküdar’a hareket ettim.
Uzun süreden beri vapura binmediğimi o zaman fark ettim. Boğaz’ın ılık ılık esen rüzgârını, eşsiz manzarasını, martı cıvıltıları eşliğinde çay yudumlamayı ne kadar da özlemişim. Vakit erkendi. Toplantıya hayli zaman vardı. Üsküdar’a vardıktan sonra merkezde bulunan tarihi mekânları ziyaret ettim. Sahilden Kız Kulesi’ne kadar yürüyüp tekrar Üsküdar Meydanı’na döndüm. Yeni Valide Camii yakınında, duvarın dibinde yer alan çay ocağında bir müddet nefeslendim ve öğle ezanına doğru Azîz Mahmûd Hüdâyî Dergâhı’na vasıl oldum. Neden özel araçlarla değil de alternatif ulaşım araçlarına yönlendirildiğimizi işte o zaman anladım. Zira özel bir araçla gelmiş olsaydım az önce değindiğim, belki bazılarına göre küçük lakin benim için pek kıymetli olduğunu düşündüğüm güzellikleri yaşamayacaktım. Bilen biri için Azîz Mahmûd Hüdâyî Dergâhı’na, o daracık sokaklara araçla girmek de zaten akıl kârı değildir.
Her meşru ve hayır amaçlı yol, Hüdâyî Yolu’dur
Azîz Mahmûd Hüdâyî Camii’nde namazımızı eda edip gerekli ziyaretlerimizi de yaptıktan sonra toplantımıza başladık. Bize refakat edecek olan yetkili bazı açıklamalarda bulundu. Bunların pek çoğu kitaplardan okuduğumuz ve daha evvel gidenlerden duyduğumuz malum bilgilerden ibaretti. Ne kadar teorik bilgi alırsak alalım orada vaziyet farklılaşacaktı. Zira bilginin uygulama ile eş zamanlı olarak verilmediği takdirde pek işe yaramadığı malum. Boşuna dememişler: “Elli bin teori bir pratik etmez!..” Sunumu yapan yetkili arkadaşımız toplantıyı bitirmeden önce önemli bir hatırlatmada bulundu ve şöyle dedi: “Değerli arkadaşlar, bu yolculukta bize lazım olacak çok önemli bir şey var ki onu yanınıza almayı sakın ha unutmayın! ‘Sabır…’ Evet, orada bizim için yegâne sermaye sabırdır.” Hakikaten bu nükteyi mübarek topraklarda bulunduğumuz süre içerisinde daha iyi müşahede ettim ve o gün bu gündür aklımdan çıkmaz. Yolculuğumuz fevkalade geçti. Vazifelerimizi usulüne uygun olarak ve huzurlu bir şekilde yaptık. Tabi toplantının bu mekânda yapılması rastlantı değildi. Bilinçli olarak tercih edilmişti.
Üsküdar-Sarayburnu arasında yer alan “Hüdâyî Yolu”nu sanırım bilmeyenimiz yoktur. Lakin tekrarlamakta fayda var. Rivayete göre, Padişah 1. Ahmed, Azîz Mahmûd Hüdâyî’den Sultan Ahmed Camii’nin açılışını yapmasını ve camideki ilk Cuma hutbesini okumasını ister. Talebi kabul eden Hüdâyî hazırlıklara başlar. Ancak caminin açılacağı gün deniz hırçınlaşır. Üsküdar’dan tarihi yarım adaya geçiş imkânsız gibidir. Denizdeki dalgaya ve şiddetli rüzgâra rağmen Azîz Mahmûd Hüdâyî, bir rota belirler, yola koyulur ve selametle Sarayburnu’na ulaşır. O tarihten itibaren bu emniyetli deniz koridoru “Hüdâyî Yolu” olarak zikredilir. Eski denizcilerin kötü hava şartlarında kullandığı bu yolun altından günümüzde Marmaray hattı geçer. Bize göre her meşru ve hayır amaçlı yol, Hüdâyî Yolu’dur. Üsküdar-Sarayburnu arasıyla sınırlı değildir. Bu anlayış sebebiyle olsa gerek kadim zamandan beri önemli yolculuklara çıkanlar Üsküdar’a da uğrar, Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi’yi ziyaret eder ve yollarına öyle devam eder. Bu ziyaretten bir feyiz, bir bereket umulur. Nitekim “ameller, niyetlere göredir.” Niyet hayr, akıbet hayr olur inşallah…
Şimdi Eyüp Sultan’da ikamet ediyorum. Üsküdar ve Eyüp Sultan, İstanbulumuzun birbirine benzeyen iki nadide muhiti. Birinin manevi koruyucusu Azîz Mahmûd Hüdâyî, diğerininki Mihmandâr-ı Resul, Hâlid Bin Zeyd Ebu Eyyûb El-Ensarî. Üsküdar-Eyüp Sultan arasında karşılıklı vapur seferleri de vardır. Anlayacağınız Hüdâyî Yolu Eyüp Sultan’a da uzanır. Bu seferler birer saat aralıklarla ve düzenli olarak yapılmaktadır. Pek bilinmemesine rağmen diyebilirim ki Şehir Hatları’nın en güzel hatlarından biridir bu hat. Yaklaşık bir saatlik yolculuk esnasında Haliç ve yarı Boğaz turu yapıyorsunuz. Hem de bir akbil ücreti mukabilinde! Şayet böyle bir yolculuğa çıkacak olursanız yanınıza kitap, dergi veya bir gazete almayı ihmal etmeyin derim. Özellikle hava yağışlı ve kapalı olduğu zamanlarda vapur, okumak için iyi bir ortamdır. Vaktim müsait oldukça Üsküdar’a geçer, Hüdâyî Dergâhı’na da uğrar, selam verir, burada bir müddet soluklanırım. Ara sıra farklı iklimlere, ufuklara yelken açmak gerek. Bu, ruh dinginliğine hakikaten iyi geliyor.
20 yıl sonra, yine Üsküdar’da, Aziz Mahmud Hüdâyî Dergâhı’nda, huzurdayız. Mekânlarında üzerimizde hakkı vardır düsturuyla, ruhaniyetinden de istimdat ederek, hazret ve ziyaretgâh hakkında birkaç kelam etmeye çalışacağız. Zira beş asırdan beri kendisinden söz ettiren, hakkında onlarca, belki yüzlerce yazı kaleme alınan ulu bir kişi ve onun aziz hatırasıyla karşı karşıyayız. Bizimkisi deryada katre misalidir.
Hem pâdişahların hem de bütün tebaanın sevdiği bir Hak dostu
Aziz Mahmud Hüdâyî, 16. yüzyılın son yarısı ile 17. yüzyılın başlarında yaşamış ve toplam sekiz padişah devrini idrak etmiş hakikaten müstesna bir şahsiyettir. Halvetiyye tarikatının devamı niteliğindeki Celvetîliğin en önemli temsilcisi olarak kabul edilir. Hüdâyî, bunu bir manzumesinde de dile getirir: “Ger ehl-i halvete ger celvete ol / Eğer izan ederse göstere yol” Döneminin en önemli ve etkili mutasavvıflarından biri olarak kabul edilir. Kuşkusuz bunda medrese eğitimi almış olmasının büyük payı vardır. Osman Nuri Topbaş Hoca efendi, “Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerinin Hayatı” isimli makalesinde, Hüdâyî hakkında şu tespiti yapar: “O, kuruluş yıllarında Şeyh Edebali Hazretleri’nin yapmış olduğu kıymetli irşad, hizmet ve faâliyeti, aynı aşk, vecd ve heyecanla yürütebilen nâdir bir mânevî şahsiyettir. Allah rızâsı istikâmetinde ihlâs, samîmiyet ve gayret üzere hareket eden Hüdâyî Hazretleri, sahip olduğu zâhirî ve bâtınî liyâkat sebebiyle de hem pâdişahların hem de bütün tebaanın sevdiği bir Hak dostu olarak tebârüz etmiştir.
Yaşadığı asırların siyâsî, sosyal ve kültürel tarihiyle ilgili araştırmalarda Aziz Mahmud Hüdâyî isminden bir vesile ile mutlaka bahsedilir. Asıl adı Mahmûd’dur. Doğru, Hak yolunda manasına gelen ve şiirlerinde de kullandığı Hüdâyî mahlası, kendisine şeyhi Üftâde Hazretleri tarafından verilmiştir. İsminin başındaki “Aziz” kelimesi ise, daha sonraları halk tarafından ona duyulan sevgi ve saygının bir ifadesi olarak zikredilmiştir. Kendisinin böyle bir iddiası yoktur. Eserlerinde de bu sıfat yer almaz. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin neslinden geldiği ve “seyyid” olduğu kimi kaynaklarda yer alır. Doğum yeri ve tarihi ile ilgili farklı rivayetler vardır. Bununla birlikte 1541-3 yıllarında Şereflikoçhisar’da doğduğu, çocukluğunun ise Sivrihisar’da geçtiği görüşü ağırlıktadır.
Hüdâyî, daha çok okumak, kendini geliştirmek, ilim ve irfânını artırmak üzere zamanın en önemli ilim merkezi olarak kabul edilen İstanbul’a gelerek Küçükayasofya Medresesi’ne kaydoldu. Hasan Kamil Yılmaz’ın “Aziz Mahmud Hüdâyî” isimli makalesinde verdiği bilgilere göre Hüdâyî, İstanbul’daki medrese tahsîli esnâsında bir yandan ulemâdanNâzırzâde Ramazan Efendi’nin talebesi olurken bir yandan da Halvetî meşâyıhından Nureddînzâde Muslihuddîn Efendi’nin sohbetlerine devâm ediyordu. Nazırzâde Edirne’deki Selimiye Medresesi’ne müderris olunca Hüdâyî’yi de yardımcı sıfatıyla beraber götürdü. Hocası Nâzırzâde ile bir süre Mısır ve Şam’da kaldığı ve otuz yaşlarındayken Bursa’ya döndüğü kimi kaynaklarda zikredilir. Hasan Kamil Yılmaz, adı geçen makalesinde Hüdâyî’nin 1573’te Mısır’dan dönüşünde Bursa Ferhâdiye Medresesi’ne müderris ve Câmi-i Atîk Mahkemesi’ne nâib (vekil) tayin edildiğini zikreder. Nâzırzâde’nin vefatı üzerine de Bursa kadılığına atandığı yine muhtelif kaynaklarda yer alır.
Hüdâyî, Bursa’da bir yandan halka İslam hukuku çerçevesinde adâlet dağıtırken, diğer yandan da medresede genç nesillere ilim öğretmekle meşgul oluyordu. Talebelik yıllarından beri tasavvuf çevresiyle yakın teması olduğu anlaşılan Hüdâyî, hocasının vefatından sonra bütün resmî görevlerinden feragat ederek daha önceleri vaaz ve sohbetlerine katıldığı Muhyiddin Üftâde Hazretlerine intisap etti. Tarihi kaynaklardan bazıları Hüdâyî’nin gördüğü bir rüyadan, bazıları da muhatap olduğu bir davadan sonra, Bursa’daki görevinden ayrılarak, şeyhi Üftade'ye derviş olduğunu kaydeder. Bu iki rivayet de ihtimal dâhilindedir. Gerçek şu ki yukarıda da değinildiği üzere Hüdâyî, gençlik yıllarından itibaren tasavvufla yakından ilgilidir. Daha iyi ve güzele doğru sürekli bir tekâmül halindedir. Denebilir ki bu rivayetlerin herhangi biri bu tekâmülün son merhalesini, kırılma noktasını oluşturmuş olabilir. Bizce bir mahsuru yoktur. Her ne kadar Hüdâyî, resmi görevlerinden feragat etmiş ise de ilerleyen yıllarda padişahlar üzerindeki nüfuzunun, siyasi ve toplumsal olaylardaki belirleyici rolünün devam ettiği müşahede edilmektedir. Bu yetkinliğe ulaşması için de elbette Üftade Hazretleri gibi bir velinin rahle-i tedrisatından, terbiyesinden geçmesi gerekiyordu ve öyle de olmuştur.
Devlet ricalinden birçok önemli isim dergâhının müdavim ve müntesibiydi 
Üftâde Hazretleri, Hüdâyî’nin hayatında önemli değişimlere sebep oldu. Kelimenin tam anlamıyla şeyhi, onu badireli ve çalkantılı yıllar için donanımla hale getiriyordu. Üç yıl gibi kısa bir zaman zarfında seyr-ü sülukunu tamamladı ve Üftâde Hazretlerinin en büyük halifesi oldu. Şeyhi, onu çocukluğunun geçtiği Sivrihisar’a halife olarak tayin etti. Burada ancak altı ay kadar kalabilen Hüdayi, şeyhini ziyaret etmek için tekrar Bursa'ya döndü. Fakat bu arada şeyhi vefat etti. Bunun üzerine şeyhinin makamına geçti. Bir âyine gibi şeyhinin kemâlatını aksettirdiği Hüdâyî’nin, gerçek mânâda onun yerini doldurduğu ifade edilir. Hatta denebilir ki şöhreti şeyhini dahi aşmıştır. Bu sebeple olmalı bazı araştırmacılar tarafından Celvetiye’nin kurucusu olarak gösterilmiştir. Önce Rumeli’ye, oradan da Trakya ve Balkanlara giderek irşad faaliyetlerinde bulundu. Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a döndü. Küçükayasofya Camii Tekkesi’nde sekiz yıl şeyhlik makamında bulundu. Bir yandan da Fatih Camii’nde vaizlik yapıp ders okuttu. 1589 yılında Üsküdar’da bulunan dergâhın yerini satın aldı. Dergâhın inşaatı 1595’de tamamlandı. 1599 yılından itibaren de Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nde vaaz vermeye başladı.
Hasan Kamil Yılmaz’ın da ifade ettiği gibi onun yaşadığı devir, saâdetlerle felâketlerin iç içe bulunduğu bir devirdir. Hüdâyî, Osmanlı’da bozulmaların yaşandığı en bunalımlı bu yıllarda aksaklıkların giderilmesi için nasihatlerde bulundu. Devletin ayakta kalabilmesi, bozulan çarkların düzgün işlemesi için yoğun çaba sarf etti. Bu minvalde padişahlara yazdığı mektuplar meşhurdur. İrşad faaliyetleri, halktan padişahlara kadar uzanan geniş bir kesimi etkiledi. Devlet ricalinden Sadrazam Kayserili Halil Paşa ve Dilaver Paşa, ilmiyeden Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi ve Hocazade Esad Efendi, dergâhın müdavim ve müntesiplerinden bazılarıdır. IV. Murad’a saltanat kılıcını o kuşattı. Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi’ne katıldı. Sultan Ahmed Camii’nin açılışında ilk hutbeyi okudu ve her ayın ilk pazartesi günü burada vaaz etmeyi kabul etti. Halifeleri, yazdığı otuz kadar Arapça, Türkçe ve Farsça eseriyle Anadolu ve Balkanlar’daki dinî-tasavvufî hayat üzerinde derin izler bıraktı. Bunun bir yansıması olarak da şöhreti günümüze kadar ulaştı.
Hüdâyî Dergâhı, zaman içerisinde İstanbul’un en önemli tasavvuf ve kültür merkezi haline geldi. Dergâhta pek çok şeyh efendi, ilim, fikir adamı ve mûsikişinas yetişti. Bunun yanında devlet adamları ve ilim adamlarından kimin her ne sıkıntısı varsa bu kapıya sığındı. Hüdâyî Dergâhı’nın bir nevi dokunulmazlığı vardı. İşte Allah dostlarının böyle belirgin özellikleri vardır. Her kim olursa olsun kapısına gelenleri geri çevirmemek, tam aksine onlara kol, kanat germek ve sahip çıkmak. Vaziyet böyle olmasaydı ne Üftade Hazretleri Hüdâyî’ye “Padişahlar rikâbında yürüsün.” der ne de Sultan I. Ahmed Hüdâyî’nin ardından yürürdü. Ahmedî mahlası ile şiirler de yazan Sultan I. Ahmed’in o günlerdeki halet-i ruhiyesine ayna tutan manzumesinden bir bölüm şöyledir: “Varımı ben Hakk’a verdim, gayrı varım kalmadı / Cümlesinden el çekip, bes, dû-cihânım kalmadı…” Bu böyledir. Ne kadar tevazu sahibi, hamiyet ehli olursan halk yanında da Hak katında da derecen o nispette yükselir.
Gönülleri mâneviyat ile yoğurur
Pek çok keramet ve menkıbesi anlatılan Hüdâyî’nin tasavvufî halk edebiyatı şairleri arasında kuşkusuz önemli bir yeri vardır. Sade ve hikemî mahiyette tekke şiirleri yazdı. Daha ziyade ilâhi tarzındaki bu şiirleri bir divan oluşturacak sayıdadır. Bir dörtlüğü şöyledir: “Günler gelip geçmektedir / Kuşlar gibi uçmaktadır / Ehl-i fesadın yeri nar / Ehl-i salah uçmaktadır
Zeki Tezeren, “Aziz Mahmud Hüdâyî” isimli eserinde Hüdayi'nin en belirgin özelliğini, Anadolu'da Yunus'la başlayan, geniş halk tabakalarına hitap eden tekke edebiyatının zühdi bir bölümünü oluşturmuş, sanatını halkın dini, ruhi ve içtimai eğitimi için kullanmış olmasına bağlar. Gerçekten de Hüdâyî, şiirlerindeYûnus Emre’nin takip ettiği yoldan giderek gönülleri mâneviyat ile yoğurur. Müminleri, bu dünyanın aldatıcı ve geçiciliği karşısında îkâz eder. Bu minvalde kaleme aldığı manzumelerden bir dörtlük şöyledir: “Kim umar senden vefâyı / Yalan dünyâ değil misin? / Muhammedü’l-Mustafâ’yı / Alan dünyâ değil misin?” Hüdâyî başka bir manzumesinde gönüllerden mâsivânın (Allah’tan başka her şey) çıkarılıp sırf Allah muhabbetinin yerleştirilmesi husûsunu ifade eder. Manzumeden bir bölüm şöyledir: “Neyleyeyim dünyâyı / Bana Allâh’ım gerek. / Gerekmez mâsivâyı / Bana Allâh’ım gerek.”
Hüdâyî ve eserlerine yönelik pek çok tez, kitap vb. çalışması yapılmış ve yayımlanmıştır. Yunus meşrepli şair ve yazarlar ondan ilham ile pek çok eser vermiştir. İşte o şairlerimizden biri de rahmetli Olcay Yazıcı’dır. “Hüdâyî” isimli şiirinden bir bölüm şöyle: “Korkularım, melâlim var / Yıllar yılı gönlüm hep dar / Bir ‘kapı’ oldu Üsküdar: / Alevdim, söndüm Hüdâyi / Hüdâ’ya döndüm Hüdâyi…”
Sözün burasında, ziyadesiyle manidar bulduğum bir menkıbeyi de rahmetli Sâmiha Ayverdi'nin dilinden aktarmak isterim. Ayverdi, “Boğaziçi'nde Tarih” isimli eserinde Hüdâyî'yi anlatıyor: "Günlerden bir gün sarayda abdest alırken, padişah suyunu döküyor, vâlide sultan da havlusunu tutuyormuş. Sırasında hikmet ve irfandan adeta yorulup, maddeyi dile getirmekle keyiflenen insanoğlu da, velîlerin mûcize varlıklarını koyup, onlardan kerâmet isteyecek kadar basitleşirler. İşte vâlide sultan da aynı zaafa düşerek: 'Efendim demiş... Ne olur bize bir kerâmet gösterseniz...' Gülümseyen Aziz Mahmud Hüdayi Sultan: 'Vaktin padişahı abdest suyumu döküyor, vâlidesi Sultan ise havlumu tutuyor. Bundan büyük ne keramet istersiniz?’..."
Kanûnî’nin kızı Mihrimah Sultan’dan torunu Ayşe Sultan ile evlendiği de rivayet edilen Aziz Mahmud Hüdâyî, 1628 senesinde vefat etti. Üsküdar’da bulunan türbesinde medfûndur. Vefatına pek çok tarih düşürülmüştür. Hulusi Eren’in “Aziz Mahmud Hüdâyî” isimli makalesinde verdiği bilgilere göre bunlardan bazıları şöyledir: “Hüdâyî hû çeküp rûhı hemân azm-i cihân itdi” “Kutb idi Mahmûd Efendi cânı teslîm eyledi” “Vâh kim kutb-ı ârifîn gitdi” “Terk-i dünyâ eyledi Mahmûd Efendi
“Edeple gir azizim türbe-i pâk-i Hüdâyî’dir”
Aziz Mahmud Hüdâyî Külliyesi, Üsküdar- Doğancılar’da, Ahmet Çelebi Mahallesi’nde yer alır. Yeni Valide Camii’nden Doğancılar istikametine yürüdüğümüzde, Kara Davud Paşa Camii’ni geçtikten sonra, sağ kolda Tepsi Fırını Sokağı ile karşılaşırız. Bu sokağın bittiği noktada, yokuşun başındadır. Külliyenin iki giriş kapısı vardır. Aziz Mahmud Hüdâyî Sokağı’ndaki kapı, ana giriş kapısıdır. Kapı üzerindeki kitabede Sultan Abdülmecid’in tuğrası da yer alır. 1595 yılında inşa edilen tekke, aynı zamanda tevhidhane olarak kullanılmıştır. 1598-99 yıllarında, bani tarafından minber ilave edilerek camiye çevrilmiştir. Muhtelif zamanlarda yapılan ilavelerle burası bir tekke külliyesi halini almıştır. M. Baha Tanman’ın “Aziz Mahmud Hüdâyî Külliyesi” isimli makalesinde verdiği bilgilere göre Külliye, bu tevhidhâne ile bunun etrafında yer alan derviş hücreleri, aşhâne-imaret niteliğinde büyük bir mutfak, taamhâne, biri kendisine, dördü de kızlarına tahsis edilmiş toplam beş meşrutahâne ve cümle kapısı ile yanındaki iki çeşmeden meydana gelmekteydi. Bu yapılara, bâninin hayatının sonlarına doğru (1628-29) inşa edilen ve 1855 yılında plan özelliğine sadık kalınarak yenilenen türbesini de ilâve etmek gerekir.
Türbe girişinde, kapının üzerinde dikdörtgen kartuş içine altın yaldız, talik hat ile dört mısra halinde yazılmış iki adet mermer kitabe vardır. Server Dayıoğlu, “Aziz Mahmud Hüdâyî Külliyesi” isimli makalesinde, kitabelerin İzzi Kasım Paşa veya türbenin doğusunda Şeyhler Kabristanında medfun olan Şeyh Rûşen Tevfiki Efendi tarafından yazıldığının kabul gördüğünü ifade eder. Kitabelerin birinde “Bu meşhed mecma-ı ervâh-ı ecsâd-ı Hüdâyî’dir / Edeple gir azizim türbe-i pâk-i Hüdâyî’dir”, diğerinde ise “Dilâ tahsil idem dersen eğer zevk-i ilâhîden / Nasîbin alur elbet giren bâb-ı Hüdâyî’den” ifadeleri yer alır. Türbe sofasında zarif bir bileziği olan mermer kuyu ve sebili yer alır.
1855-56 yangınında büyük zarar gören külliye, halası Esma Sultan’ın vesilesiyle, devrin padişahı Abdülmecid tarafından ilk yerleşim planına sadık kalınarak yeniden inşa ettirildi. Ancak mimarisi döneminin sanat anlayışını yansıtır. Bu inşa sürecinde cami-tevhidhâneye hünkâr mahfili ve arsanın güney kesimine bir de sıbyan mektebi ilâve edilmiştir. Cami kapısı üzerinde, Şair Senih’in hazırladığı, 1855 tarihli, ortada Abdülmecid’in tuğrasının da yer aldığı, sekiz sıra halinde, talik hat ile yazılmış bir kitabe bulunur. Cami-tevhidhane binasının sağında, şeyh kapısı üzerinde de bir kitabe vardır. Sülüs hat ile yazılmış iki sıra halindeki bu kitabe de ise şu ifadeler yer alır: “Eğer vâsıl olam dersen dilâ sen sırr-ı maksûda / Gel adâb ile yüz sür asitan-ı şeyh Mahmud'a" Külliye dâhilinde yer alan kütüphane ise 1899 yılında Sultan II. Abdülhamid Han’ın murakıplarından Lütfü Bey tarafından yaptırılmıştır. M. Baha Tanman, adı geçen makalesinde mutfak, hazîre, çeşmeler, türbe ve cümle kapısı gibi unsurların günümüze aynen gelemediklerini, derviş hücreleri ve selâmlık gibi kullanımlarını kaybeden bazı bölümlerinde tarihe karıştığını ifade eder.
“Bizi sevenler denizde boğulmasın, ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin”
Aziz Mahmud Hüdâyî Külliyesi’nin başta cami olmak üzere ayakta kalan binaları 1975’te Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından tamir edilmiştir. Konumu gereği fazlaca geniş bir alanı kaplamayan külliyenin diyebilirim ki her santimetrekaresi işlevsel hale getirilmiş. Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı tarafından külliyenin bakımı hususunda büyük gayret sarf edilmektedir. Talebelere, bölgedeki muhtaçlara dağıtılmak üzere her gün aşhânesinde yemek pişirilmekte ve imaret kültürü günümüzde de yaşatılmaktadır.
Tekke, medrese, darülhadîs, imaret gibi vakıf binalarının, hayır müesseselerinin vakfiyelerindeki şartlara göre kullanılması beklenir. Bu mekânların bazıları “uygunsuz tahsisler” yüzünden maalesef tekke kültürüyle, medrese adabıyla alakası olmayan bir biçimde faaliyet göstermektedir. Asıl olan bu vakıf eserlerinin mimari yönden ihya edildiği gibi işlevsel yönden de amacına uygun olarak kullanılması değil mi?! Bu sebeple Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı’nın faaliyet ve hizmetlerini takdir ediyor, teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Külliyenin bütün olumsuzluklara rağmen muhtelif devirlerde yapılan ilave ve onarımlarla günümüze ulaşması milletimizin Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerini ne kadar sevdiğinin ve önemsediğinin bir göstergesidir. Özellikle mensupları, sevenleri ve türbesini ziyaret edenler hakkında “Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın, ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin” şeklindeki duası sebebiyle olmalı, türbesi, İstanbul’da Eyüp Sultan, Sünbül Efendi ve Yahyâ Efendi’den sonra en çok rağbet edilen ziyaretgâhlarımızdandır.
Not: Bu yazımız www.dunyabizim.com sitesinde de yayımlanmıştır.
 
Bu yazı toplam 98 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA