• İstanbul25 °C
  • Erzincan26 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Dert Sahibi Bir Şair: Olcay Yazıcı

29 Ekim 2016 Cumartesi 12:15

olc.jpg

Dert Sahibi, Mümin, Mütevekkil Bir Şair: Olcay Yazıcı
 
Merhabalar aziz dostlar. Çeşitli sebeplerle uzun zamandan beri yazı paylaşmıyoruz. 12 Eylül 2010, şiiriyle, duruşuyla edebiyatımızda önemli bir yeri olan Olcay Yazıcı’nın ölüm tarihi idi. Muaz Ergü, kader birliği yaptığımız Şair-Yazar Olcay Yazıcı ağabeyle ilgili röportaj yapmak istedi. Vefa gereği olarak sorularını cevapladık. Bugün sizleri köşe yazısı yerine rahmeti rahmana uğurladığımız Olcay Yazıcı röportajı ile baş başa bırakıyorum.
 
12 Eylül 2010, şiiriyle, duruşuyla edebiyatımızda önemli bir yeri olan Olcay Yazıcı’nın ölüm tarihi. Altıncı ölüm yılı dolayısıyla rahmetliyi, kendisini yakinen tanıma şansına erişen Nidayi SevimBey’le konuşalım istedik. Yalnızca şiiriyle değil yaşantısıyla da örneklik teşkil eden Olcay Yazıcı’nın ruhu şad olsun. Nidayi Sevim’e de gösterdiği nezaket ve incelik dolayısıyla teşekkür ediyoruz.
 
Nidayi Bey, “Eylülün Kırdığı Gül” şiirinin sahibi, hüznün şairi rahmetli Olcay Yazıcı kimdir diye sorsak neler söylersiniz bize?
 
Şiirleri, hikâyeleri ve makaleleri ile tanıdığım Olcay Yazıcı Ağabey ile yüz yüze 2008 yılında tanıştım. ESKADER’de yaklaşık bir yıl birlikte görev yaptık. Tanıştığım günden vefat ettiği an’a kadar haftada en az bir defa birlikte olur, sohbetlerinden, birikimlerinden istifade ederdim. Üstadı geç tanıdım fakat son günlerine kadar yakınında bulunma bahtiyarlığına nail oldum. 2008 yılında hazırlamakta olduğum “Medeniyetimizde Toplumsal Dayanışma ve Sadaka Taşları” isimli çalışmamı “Bölüşmenin Erdemi” isimli makalesiyle taçlandırmıştı. 2010 yılında “Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları” isimli çalışmamızın genişletilmiş ikinci baskısının redaksiyonunu üstlenip, “Mezar Taşı” şiiri ile katkı sağlayıp, değer katmıştı. İtiraf etmeliyim ki kültür, tefekkür ve medeniyet tarihimizde doldurduğu boşluğu ifade etmekten acizim. Şu kadarını söyleyebilirim, iyi bir mümin, son derece üretken bir münevver-mütefekkir olan Olcay Ağabey, kendisine uzatılan bir eli asla geri çevirmezdi. Ekonomik anlamda en sıkıntılı günlerinde dahi cebindeki son yüz lirasını arkadaşının çocuğuna burs olarak verecek kadar hamiyetperverdi.
 
Onun, yayınlanmış eserlerinin yanı sıra benim gibi birçoklarının üzerinde emeği, çalışmalarında katkısı vardır. Bütün gerçek şairler gibi tüccarlık, pazarlamacılık bilmezdi, yapamazdı. Kendisi bu durumu şöyle formüle etmişti: “Bir insan hem entelektüel hem tüccar olamaz. Birini mutlaka ötekisine tercih etmelidir.” Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi ve Zeytinburnu Belediyesi’nin birlikte düzenledikleri Olcay Yazıcı anma programında şair Bestami Yazgan Ağabeyimizin tespitleri rahmetlinin karakterini özetleyecek nitelikteydi. Üstadımız onun için şöyle diyordu: “Rahmetli Olcay Yazıcı, gördüğü yanlışı, o yanlışlığı yapanın yüzüne söyleyecek kadar sert, ama arkasından konuşmayacak kadar mert birisiydi.”
 
O, hangi özellikleri dolayısıyla diğer şairlerden ayrılırdı? Sizce onu güncel şiir ortamlarından ayrı tutan neydi?
 
Olcay Yazıcı dertli adamdı. Tevazu ehli idi. Konumu ne olursa olsun bu bir çaycı da olabilir profesör de onun için hiç fark etmezdi. Aynı samimiyet ve heyecanla ilgi gösterirdi. Herhangi bir hususta birilerine yardımcı olmak onu mutlu ediyordu. Mesela vefat ettiği günlerde İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nda redaktör olarak görev yapıyordu. Yukarıda da zikrettiğim üzere “Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları” isimli çalışmamızın da bu arada redaktesini yapıyordu. İşine mani olur diye, “Ağabey istersen redakte işini başka birilerine verebiliriz. Size ayak bağı olmasın” dedim. O çalışmanın alt başlığı da “Ebedi Eyüp Sultanlılar” idi. Bana dedi ki: “Hoca! Eyüp Sultan Efendimizin yanında adımız olsun. Bize bunu çok mu görüyorsun?!” Bu sefer sustum ve çalışmaya devam ettik. Tabi bu arada ajansın idare yeri Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nde bulunuyordu. İş yerim o zamanlar Beyoğlu’nda olduğu için haftada en az bir gün uğrardım yanına. Sohbet ederdik. Çalışmamın bir bölümünde ajansı eleştirmiştim. “Milyon dolarlarla adı sık sık gündeme gelen ajans, İstanbullunun beklentilerine cevap veremedi. Dağ fare doğurdu.” şeklinde. Yine üstada dedim ki: “Ağabey gördüğün gibi çalıştığın ajansı eleştirdim. Sonra başına bir iş gelmesin. Ekmeğinden olmayasın?!” Bu sefer daha çok sinirlendi ve, “O bölümü okudum. Az bile yazmışsın. Bugüne kadar ekmeğimizi ajans vermedi.” dedi.
 
Bu arada redaksiyon işini bedelsiz yapmasına rağmen yanına ne zaman uğrasam İstiklal caddesine çıkar, orada bana bir şeyler ısmarlardı. Ne zaman elimi cebime atsam, “Hoca o zaman bu çalışmamızın hiç bir kıymeti kalmaz. Lütfen rica ederim” der, beni engellerdi. İşte bu küçük detaylar benim için ayırt edici özellikleridir Olcay Yazıcı ağabeyin. Sanatçı, yazıp, çizip kenara çekilemez. Veyahut sanatı başka âlemde kendisi başka âlemde dolaşamaz. Dolaşmamalı. Hayat tarzı, yaşantısı ve kişiliği ile de topluma ayna olmalı, yol göstermelidir diye düşünüyorum.
 
Evet, Olcay Bey’in şiiri hakkında birçok şey yazıldı, çizildi. Teknik anlamda şiiri irdelendi. Bütün bu teknik bilgilerin ötesinde onun manevi yönüyle ilgili neler söylersiniz?
 
Olcay Yazıcı Ağabey tertip sahibi idi. Namazlarını cemaatle kılmaya azami özen gösterirdi. Yerli ve milli idi. Hatta onun bu milli duruşu bazı çevrelerce yanlış anlaşıldı veya değerlendirildi diyebilirim. Onun milliyetçiliğini faşist, şovenist, kafatasçı, basit ırkçılıktan ibaret görmek güneşi balçıkla sıvamak gibi bir şeydir. Hatta daha fecidir. Eserlerinin neredeyse tamamında ümmetin dertleriyle dertlenen, şiirinde “Uyan İbrâhimoğlu, kimyanı iyi tanı.” diyen şaire iftiradır. Ona göre gerçek milliyetçilik, hamasi nutuklarla “Türk’ün Türk’e methiye düzmesi” değil, çalışmak, üretmek, bayrağı yükseltmek ve ila-yı kelimetullahı yeryüzüne hâkim kılmaktır. Bu da milletimizin diline, kimliğine, örfüne, âdetine, kısacası topyekûn değerlerine sahip çıkmakla mümkün olabilirdi. “Bayrak düştüğü yerden kalkar” düsturu gereği elbette Anadolu’nun önemini de açık yüreklilikle ifade ederdi. Fikriyatının hamalı, sözünün eri idi. Bu sebeple Olcay Yazıcı Ağabey için “Mezar taşları gibi millî, sadaka taşları kadar Müslüman” benzetmesi yapmıştık.
 
Dil konusunda çok hassas olmasına rağmen bağnazlığa da karşıydı. “Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları” isimli çalışmamızın ismi için, ”Hoca! Ben bu tanık, sanık, düşey, yatay, danıştay, çalıştay gibi uyduruk kelimelere uyuz oluyorum. Fakat bu kitabın adına da bu ‘sessiz tanıklar’ ifadesi çok yakışıyor” demişti. İlkelerinden kolay kolay taviz vermezdi fakat kompleksli de değildi. İsmini önünde profesör olan kaç tane şairi yüzüne karşı eleştirdiğine fakat sonra da helallik istediğine şahit oldum. Bu tür tartışmaları kişiselleştirip meseleyi gurur, kibir sayılabilecek noktaya asla taşımazdı. Hakkından feragat etmesini de gayet iyi bilirdi.
 
Üzerinde çok durulmuyor ama rahmetli Olcay Yazıcı iyi bir çocuk edebiyatçısıydı da. Bu yönünü değerlendirebilir misiniz?
 
Gerçek bir sanatçı, özellikle de şairler toplumun aynasıdır. Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Şair bu sesleri işler var gücüyle. Olcay ağabey edebiyatın farklı branşlarında eser vermiş bir münevverimiz. Şayet bir sanatçıda duygu, sevgi, hüzün, dert var ise bu bir yerlerden uç verecektir. Nitekim verdi de. Olcay Yazıcı ağabey gençliğe, hassaten çocuklara özel ilgi duyardı. Bunu eserlerin isimlerinden de anlayabiliriz. Mesela “Çocuklar Vatanında Büyüsün”, “Papatyalar Üşümesin” gibi. Çocukları, kadınları, ezilmişleri, kısacası mazlumları anlayamayan, onları anlatamayan şair neyi anlatabilir?! Diğer taraftan üstad Hz. Mevlana misali, pergelin bir ucunu hakka sabitleyip diğeri ile dünyayı gezer, kelimeleri bir kuyumcu hassasiyetiyle işlerdi. Mesela “Bölüşmenin Erdemi” isimli makalesinde “Küçük Güzeldir” in yazarı E.F. Schumacher’den Halil Cibran’a, Mevlana’dan İbni Haldun’a kadar farklı milletlerden, dünya görüşünden onlarca isme yer vermiş, onlara atıfta bulunmuştur. Bunu öyle bir ustalıkla yapar ki teslim olmaktan başka çareniz kalmaz. Evet, ülkemizdeki münevverlerin dışında farklı iklimlerden Shakespeare, Baudelaire, Rilke, Dostoyevski, Tolstoy, Kazancakis, Milan Kundera ve Erich Fromm gibi yüzlerce müellifin eseri onun elinden tekrar tekrar geçmiştir. O, adeta Doğu ile Batının sentezini kurmaya çalışmış müstesna bir şahsiyettir.
 
Nidayi Bey, Olcay Yazıcı’yı namaz kılarken seyredermişsiniz? Neler hissettirirdi o anlarda size, neler hissederdiniz?
 
Şimdi bu birilerine göre çok basit gelebilir lakin ben böyle küçük şeylerle ilgileniyorum. Beni etkiliyor bu tarz hareketler. Bizler modern zaman insanları sürekli hareket halinde ve telaş içerisindeyiz. Makine dişlisinden farkımız yok. İbadetlerimizi bile ağız tadıyla yapamıyoruz. Namazımızı eda etsek tesbihata ve duaya kalmıyoruz. Sanki kalanların bizden çok ihtiyacı varmış gibi davranıyoruz. Oysa Rabbimiz Furkan Suresi 77. ayet-i kerimesinde bakınız bizi nasıl uyarıyor: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!” Olcay ağabey namazdan sonra mutlaka tesbihata ve duaya kalırdı. Ben bu durumu birkaç kez birlikte namaz kıldıktan sonra keşfettim. Hatta keşfetmekle kalmadım. Onun göremeyeceği şekilde arka tarafına saklanır, samimi ve içten dualarına icabet ederdim. “İçimden âmin, âmin, ey Rabbim bu kulun senden ne diliyorsa, ne istiyorsa ben de aynısını istiyorum” derdim. Bu durumdan asla haberi olmazdı. Kısacası onun samimiyetine, teslimiyetine, huşu içerisinde tesbihat ve dua etmesine gıpta ediyordum.
 
Onun ölümünü duyduğunuzda ağzınızdan dökülen cümleleri ya da şiiri bizimle paylaşır mısınız?
 
Bir yiğit adam tanıdım
Zulmün karşısında
Karadeniz gibi sert ve hırçın…
Bir derviş gönüllü insan tanıdım
Mazlumun yanında
Akdeniz kadar sıcak ve sakin…
Bir münevver, mütefekkir tanıdım
Mezar taşları gibi millî
Sadaka taşları kadar Müslüman…
Şair Olcay Yazıcı göçtü fani dünyadan
Dostlarının gözü yaşlı
Yüreği toz duman…
 
Bildiğim kadarıyla rahmetli ölümünden kısa bir süre önce sizi ve Mahmut Bıyıklı’yı iftara davet ediyor. Bu davetten bahseder misiniz?
 
Kıymetleri ahirete intikal ettikten sonra anlaşılan ve hakkı teslim edilen sanatçıların sayısı az değildir. Bu minvalde Ferid Kam, cenazesi belediye tarafından kaldırılan bir dostunun arkasından şu dizeleri döktürmüştür: “Sağlığında nice ehl-i hünerin/ Bir tutam tuz bile konmaz aşına/ Öldürürler evvel anı acından/ Sonra bir türbe dikerler başına” Tarih bu tür örneklerle doludur. Olcay Yazıcı Ağabeyin de bu minvalde pek kıymeti bilinmedi diyebilirim. Vefat ettiği sıralarda emekli idi. Ajansta çalıştığı az bir süreyi saymazsak uzunca bir dönem emekli maaşıyla idare etmeye çalıştı. Bir radyo programı yapıyordu, haftada bir saat. “Dil estetiği” adı altında. Bu iş için 200 lira ödeme yapılıyordu kendisine. Zaten onu da evine gidene kadar harcardı eşine dostuna. Aşağı yukarı o günün parası ile bugünün parası aynı sayılır. Sorarım size, eğer bu isim marka olsaydı bu ödeme program başına 3-5 bin lira olmaz mıydı?! Her neyse…
 
Bütün tanınırlığına, önemli hizmetlere imza atmış olmasına rağmen Olcay Ağabey yalnızdı. Hatta bazen bunu açığa çıkarır, sitemini paylaşırdı. Mesela İstanbul Ticaret Odası’na bir çalışma yapmıştı. “Suyun İki Yakası Selanik” isimli. İşte bu çalışma yayınlandığı zaman bazı arkadaşlarının eserden haberleri olduğu halde hiç ilgilenmemelerine üzülmüştü. İsimleri bizde saklı. Deşifre edip polemiğe girmek istemiyorum. Lakin bugün anma toplantısı olsa bu arkadaşlarımız inanın mikrofonu kimseye kaptırmazlar methiye düzmek için. O yıllarda yine Edirnekapı’da bulunan Yenidünya dergisinde buluşurduk. Safa Vakfı’na ait binanın son katında zaman zaman toplantılar olurdu. İşte bu toplantıların birinde Olcay Yazıcı Ağabey ile birlikte idik. Kalabalık bir öğrenci grubu da vardı. İçlerinden birkaç tanesinin hocayı takip edip eserlerini takdir ettiklerini belirtmeleri hocayı ziyadesiyle mutlu etmişti. Neden etmesin ki? Şu yalan dünyada bir sanatçının en büyük mutluluk vesilesi. Ürettiği şeylerin sinelerde yankı bulması ve bunu dünya gözü ile görmesi.
 
Olcay Yazıcı Ağabey bayram ertesi memleketten dönerken yolda vefat etti. Vefat etmeden belki 15 gün önce Ramazan’da Mahmut Bıyıklı ile bendenizi Zeytinburnu’nda evine yakın bir yerde misafir etti. İftarımızı birlikte açtık. Son beraberliğimiz imiş. Vefatından önce ne kadar tanıdığı varsa aşağı yukarı hepsini teker teker telefonla aramış, bayramlaşmış. Yani bir nevi helallik istemiş! Bunu vefatından sonra öğreniyoruz. Tabi bendenizi de de aradı. Mahcup oldum. “Üstad bizi neden utandırıyorsun. Bu kadar hızlı olma” dedim. Gülerek, “Ne fark eder? Kardeşler arasında yaşın başın bir hükmü olmaz. Gönüller bir olsun” dedi.
 
Ölümüne tarih düşürmek gibi birçok sırrı ardında bırakıp, dostlarının yüreğini yakarak 2010 yılında fani âlemden baki âleme göç eden,“Eylülün Kırdığı Gül” Olcay Yazıcı Ağabeyimizi rahmetle yâd ediyorum. Mekânı cennet olsun. Bu vesileyle zatı âlinize de bu vefanızdan dolayı teşekkür ederim. Hatırlayanınız, hatırlatanınız çok olsun efendim…
 
Röportaj: Muaz Ergü /Dünyabizim
Bu yazı toplam 602 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA