• İstanbul14 °C
  • Erzincan2 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Erzincan'dan Kemah'tan Geliyorum

22 Ağustos 2017 Salı 12:46

14.jpg

Erzincan'dan, Kemah'tan Geliyorum...
İmkânların elverdiği ölçüde her yıl doğduğum, büyüdüğüm, kendimi bildiğim yere, Erzincan ili,Kemah ilçesine bağlı Bozoğlak köyüme gidiyorum. Bunun adına ister tatil deyin ister sıla-i rahim. Hakikaten akrabalarımızla, komşularımızla buluşmanın, yaşlılarımızı ziyaret etmenin huzurunu yaşıyorum. Tabii mis gibi havası, gözelerinden süzülen buz gibi soğuk suyu da cabası… Anam, babam hayatta olduğu müddetçe ve Allah nasip ederse bu ziyaretlerimiz hep devam edecek.
Şu yalan dünyada en büyük lüksüm budur diyebilirim. Büyük bir keyif aldığım bu ziyaretleri her fırsatta dile getiriyorum. Etrafımdakilere de farkında olduğum bu nimetin önemini ve gerekliliğini telkin ederim.
Bu sene de Rabbim nasip etti, 15 günlüğüne de olsa memleketime gittim. Her gittiğimde farklı ve yeni duygularla geri dönüyorum. 1200 kilometrelik bir yol hakikaten az bir mesafe değil. Ancak insan bir şeye, bir yere gönül vermesin 10 bin kilometrelik yol da olsa o yol o insana vız gelir tırıs gider. 30 yıldır gidip gelirim. Otobüsle, trenle, özel araçla, uçakla, hatta otostop yaparak gittiğim bile olmuştur. Nasıl gidip geldiğimi anlamıyorum. Ne zaman memleketime gitsem dönüş yolunda gelecek senenin hesabını yaparım.
Şükür ki memleket sevgisini çocuklarıma da aşıladım. Maşallah onlar da aylar öncesinden köye gitmek için hazırlıklarını yapmaya başlarlar.
Kemah tarihi ve doğal güzellikleriyle keşfedileceği günü bekliyor
Stratejik-müstahkem kalesi, tulum peyniri, balı, üzümü ve tuzu ile bilinen, dışarıdan bakıldığında şirin bir Anadolu kasabası izlenimi veren Kemah’ımızın tarihine kısaca bir göz atalım. Arkeolojik çalışmalardan 
anlaşıldığına göre bilinen tarihi milattan önce 4000’e kadar uzanmaktadır. Zaptedilemez konumdaki kalesi sebebiyle Persler, Partlar, Arsaklılar ve Romalılar arasında el değiştiren Kemah ve çevresi, milattan sonraki 6.-8. yüzyıllarda da Bizans, Sasani ve İslam devletlerinin nüfuz alanına girmiştir.12.-13. yüzyıllarda bölgedeki güçlü atabeyliklerden birini kurmuş olan Mengüceklere merkez olmuş ve onların hâkimiyetinde en parlak devirlerinden birini yaşamıştır. Melik Mengücek Gazi’nin Selçuklu mimarisi izlerini taşıyan kümbet tarzındaki türbesi de zaten Kemah’ta bulunuyor. 12.-15. yüzyıllarda farklı devletlerin egemenliğine giren Kemah, 15 Mayıs 1515 tarihinde kesin olarak Osmanlı cihan devleti hâkimiyetine girmiştir.
02.jpgKemah’ımızın geçmişteki askeri-stratejik önemini modern çağda kısmi olarak yitirmesi, çevresinin çok sarp ve arazinin parçalı oluşu, tarım alanlarının kıtlığı, bağ-bahçe tarımına elverişli arazinin yetersiz olması sebebiyle nüfusu günden güne azalmakta, kadim zamandan beri nüfusu üç bini geçemeyen ilçenin köylerinde kış aylarında hane sayısı 5’e, 10’a kadar düşmektedir.
Sancak şehri Kemah’ımız, ilk çağlara ait açık hava tapınakları, kült merkezleri, ortaçağlara ait manastır, kilise, ayazma, şapel, gözetleme kuleleri, Selçuklulara ait kümbetleri, Osmanlı dönemine ait cami, mescit, medrese, han, hamam, türbe, çeşme, mezar taşları, yöreye has tarihi konaklar gibi dünya ölçeğindeki kültürel varlıkları, temiz havası, soğuk suları ve doğal güzellikleriyle keşfedileceği günü bekliyor… Bu minvalde Erzurum Atatürk Üniversitesi tarafından hazırlanan ve 2010 yılında yayımlanan “Kültür Varlıklarıyla Kemah” isimli çalışmayı önemli bir başlangıç olarak görüyoruz. Yine aynı üniversite tarafından tarihi Kemah Kalesi’nde birkaç seneden beri sürdürülen kazı çalışmaları ise geleceğe dönük beklentilerimizi hayli güçlendirmektedir.
Geven meğer kitre imiş
Şimdi köyümüze devam edelim. Bozoğlak köyümüz Erzincan ilimize 85, sancak şehri Kemah ilçemize 35 km. mesafededir. Etrafı tepelerle çevrili bir vadiye kurulmuş tipik bir Anadolu köyü. Refahiye sınırları içinde kalan Gülen Ormanları ile Fırat Nehri (Kara Su) arasında, dört mevsimin bir arada yaşandığı doğa harikası bir yer. Arazisi engebeli olduğundan tarıma fazla elverişli değil. Bu da ekonomiyi olumsuz yönde etkileyip bölgenin sürekli göç vermesine sebep oldu. Daha doğrusu yöre halkı böyle inandı. Oysa geldiğimiz noktada gördük ki durum hiç de öyle değilmiş. Arıcılık başta olmak üzere bölgede pek çok alternatif üretim olanakları bulunuyor. Bunun için alt yapı, rehberlik, devlet politikası-desteği, her şeyden önemlisi inanç ve azim gerekli.
Göçlerden önce uzun yıllar gurbet hayatımız var. Gurbetçilik bizde derin izler bırakmıştı. 1970’li yıllarda birçok arkadaşımız babasını İstanbul’a geldiği zaman tanırdı. Avrupa’ya çalışmaya giden köylülerimizin ve ailelerinin çilesi daha da bir ağırdı. Parça parça, çoğu susuz tarlalarda daha ziyade sığır ve davarları kış aylarında beslemek için arpa ve buğday ekilirdi. Köylüler kendi ihtiyacını karşılayacak miktarda, köye yakın yerlerde meyve-sebze yetiştirirdi. Geçim genellikle hayvancılıkla sağlanırdı. Son yıllarda buğday, arpa yerine arazi ve iklime en uygun olan ceviz fidanı dikimine hız verildi. Sulamanın güç olduğu arazide ağaçlık alan dere kenarları ve küçük bahçelerdir. Civardaki tepeler, bir zamanlar hayvan yemi ve yakacak olarak istifade ettiğimiz “geven”lerle kaplıdır. Hiçbir işe yaramaz diye bildiğimiz “geven” bitkisinin geleneksel sanatlarımızdan ebru sanatının icrasında “kitre” adıyla kullanılan bir hammadde olduğunu yıllar sonra öğrendim.
Yaylamız adeta cennetten bir köşe gibi
İki yaylamız bulunuyor. Biri baharlık, diğeri ise yazlık… Baharlık olan yaylamıza Şikâr diyoruz. Fırat havzasına çok yakın olduğu için sıcaklık bir hayli yüksektir. Baharda burada otlar erkenden biter. Her taraf yemyeşil olur. Köyde yem sıkıntısı başladığında hemen davarları buraya indirirdik. Mayıs ayına kadar bekler, köye çıkardık. Temmuz’dan sonra ise bu sefer Refahiye, Gülen Ormanlarına yakın mesafede bulunan yüksek konumdaki dağ yaylamıza karargâh kurardık. Her yerin yeşile boyandığı, kuzu melemeleri ile kuş cıvıltılarının birbirine karıştığı bahar aylarında efsunlu belde “Şikâr” yaylamız adeta cennetten bir köşe gibi olurdu. Pembe, mor ve beyaz karışımı kayısı çiçekleri tomur tomur açtığında etrafı tarifi mümkün olmayan bir koku sarar, arazi uzaktan bakıldığında pamuk tarlalarını hatırlatırdı. İki heybetli dağın birleştiği boğazın bir yakasında bizim, diğer yakasında Kardere köyünün yayla evleri vardı. Köylerimiz olduğu gibi yaylalarımız da Kardere köyü ile komşu idi. Kadim zamandan beri kız almış, kız vermiş, akraba olmuştuk. Bu sebeple çevremizdeki diğer köylere nazaran Kardere köyü ile daha bir içli dışlıydık. Tarlalarımızın da hatırı sayılır bir bölümü birbirinin içine girmiş durumdaydı. Bir köyün iki mahallesi gibi… Zaten daha eski zamanlarda köylerimizin isimleri Aşağı İhtik, Yukarı ihtik şeklinde idi. Yaşlılarımız hâlâ bu isimleri kullanırlar...
Yaylamız, heybetli bir dağın eteğindeki konumu, kırmızıya çalan bakır rengi kesme taşlarla örülmüş davar ahırı ve çobanlıklarıyla eski zaman medeniyetlerinden kalmış yapı topluluğunu hatırlatır. Yaylada her ailenin davar miktarına göre bir ahırı bir de çobanlığı bulunurdu. Çobanlıklarımız 20-25 metrekare çapında tek gözden ibaretti. Biz bu yayla evlerine “Kom” diyoruz. Kom’ların içerisinde yemek pişirmek için şömine tarzında bir ocaklık bir de tahtadan yapılmış basit ranza mutlaka bulunurdu. Yemek için kap-kacak, çaydanlık, su bidonları, süt külekleri, bakır asmalar, kazma, kürek, balta, çuval gibi alet edevatlarımız da yine bu çobanlıkların demir başları arasındaydı. Geceleri aydınlatma idare lambası ile yapılırdı. Bu lamba kapalı metal bir huniye benzer. İçinde gaz yağı vardır. Metal kabın içinden çıkan fitilin yakılması ile etrafa ışık verirdi. Işık verirdi vermesine lakin ertesi gün burunlarımız gaz isiyle dolup taşardı.
Yayla evlerimizin hemen aşağısında etrafını kayısı ve badem ağaçlarının süslediği ekili alanlar vardı. Tropikal iklimin hâkim olduğu bu topraklar alabildiğine verimlidir. Fırat Nehri’ne kadar uzanan büyük bir alan, susuz olmasına rağmen eskiden ekilip biçilirdi. Günümüzde yaylamızın önünden geçip İliç ve Kemaliye’ye kadar uzanan NATO yolu, bir zamanların meşhur "İpek Yolu" imiş. Bütün heybetiyle karşımızda duran, sıcağın en şiddetli olduğu yaz aylarında dahi tepelerinden karları hiç eksilmeyen Munzur Dağları’nı seyretmek insanın içini ferahlatır, huzur verir…
“Yahu bunlara uyduk, şu koskoca tarlayı cevizlik yaptık” 
Köye gitmek için Ağustos ayını tercih etmemin sebebi şu: Artık bu vakitlerde meyve-sebzeler olgunlaşır, akrabalarımızın işi gücü epey bir rahatlar ve sohbet etme, birlikte vakit geçirme imkânı buluruz. Fırat kenarına inip sazan balığı tutmanın, kara demlikte çay demlemenin, fırsatını bulabilirsek daha yukarılarda bulunan iki bin rakımlı yaylamıza çıkmanın bu mevsimlerde tadı daha bir başka olur. Gerçi köyümüze 500 metrelik bir mesafede bulunan Çayırbaşı’ndaki bahçemiz için bile her sene köye gitmeye değer diye düşünüyorum. Sağ olsun babam gücü yettiğince imar etmeye çalışıyor bahçeyi. Birkaç sene evvel ısrarlarımıza daha fazla dayanamayıp bahçenin tamamına ceviz dikti. Yakında meyve vermeye başlarlar.
Allah hayırlı, uzun ömürler nasip etsin, zaman zaman, “Yahu bunlara uyduk, şu koskoca tarlayı cevizlik yaptık. Olacak şey mi bu?” diye de sesli sesli düşündüğü olur. Zira belki elli yıl ekin ekilmiş, buğday hasat edilmiş, çoluk çocuğun, davarın, malın istihkakı buradan çıkarılmıştı. Heyhat ki devir o devir değildi. Tarlayı sürmek için öküz yok. Traktörün araziye girmesi bir dert, çıkması ayrı bir dert! Patosunu, öğütmek için değirmenini, nakliyesini hiç hesap etmiyorum bile. Teselli olmak için cevizlerden arta kalan yerlerde domates, salatalık, fasulye, kavun, karpuz gibi sebzeler yetiştiriyor. Buna da şükür.
Gün içinde nerede olursam olayım, eve hangi saatte gelirsem geleyim mutlaka Çayırbaşı’na uğrarım. Adet haline getirmişim. Sekilerde çayırların arasında çilek ararım. Körpecik salatalık tevenklerini yoklarım. Hani tüyleri üzerinde, ortadan ikiye bölündüğü zaman etrafa tarifi mümkün olmayan koku yayan, ısırıldığı zaman dudakları buruşturan salatalıklardan bahsediyorum. Mevsimine göre elma, armut, kayısı aloça, karaerik gibi meyveleri de ara sıra kolaçan ederim. Tabi kavun-karpuzların yerinde olup olmadıklarını da bu arada kontrol ettiğimiz olur. Zira bağ-bahçe haşarılıklarıyla ilgili hepimizin birer anısı vardır. O günler de geride kaldı. Demek ki yokluk insana her şey yaptırıyormuş. Bahçede hiçbir şey yapmasam dahi biraz ileride söğütlerin arasına gizlenmiş Alıskomgilin güldür güldür akan çifte oluklu gözeden bir avuç buz gibi sudan içer, öyle dönerim.
Araba sürmüş gibi olurduk, keyfimize diyecek yoktu
Birkaç seneden beridir köyde sadece bir komşumuzun ineği var. Süt ihtiyacımızı bununla karşılıyoruz. Allah eksikliğini vermesin. Köye gidip sanayi ürünü süt içmek, makine tavuğu eti yemek! Bir zamanlar köyde 300’den fazla inek, 150’nin üzerinde öküz-katır vardı ve iki sürü halinde otlatılırdı. Otlatma için ayrıca çoban tutulmazdı. Her komşunun sırası vardı. Davar sürüleri de aynıydı. Fakat davar sürüleri daha kalabalık olduğu için 8-10 komşu bir araya gelir, sıralarını öyle belirlerdi. Şimdi onlar da azaldı; hepi topu 200-300 koyun ve keçi kalmış. Bu rakam 30 yıl önce 3.000-4000 civarındaydı.
Sığırdan davardan söz etmişken biraz da o günün temel geçim kaynağı ekin ekimine, tarla sürümüne değinelim. Babam çift süreceği zaman, sabah namazı ile birlikte kalkıp öküzleri otlattığım çok olmuştur. Epey sonraları babam sabanları katıra yükler, çift sürülecek yere gelirdi. Orada buluşurduk. Hafta içi ise vakit kaybetmeden hemen okula dönerdim. Tatil günü ise babamın yanında kalırdım. Eğer öküzlerden biri haylazlık yaparsa ben de mecburen onların önünde tarlanın bir ucundan öteki ucuna gider gelirdim. Durum normale döndükten sonra köyün yolunu tutardım. Çünkü öğlene babama azık getirmem gerekiyordu. Derken tekrar akşamüzeri öküzler salındıktan sonra akşam otlatmasına kalırdım. Bu ortamın en çok sevdiğim tarafı çift sürümü yapılıp tohum serpme işi bittikten sonra yapılan tapanlama faslıdır. Saban demirinin önüne kalın ağaçtan yapılmış bir aparat takılır, tarla bununla düzeltilirdi. Tohumların üstünü örtmek için. İşte bu esnada babam beni bu aparatın-tapanın üzerine çıkarırdı, ağırlık olsun diye. Tabi biz araba sürmüş gibi olurduk. Keyfimize diyecek yoktu. Bizim eğlencelerimiz işte böyle olurdu.
“Dişime arpa değmedi”
Köylerde iki öküzünüz, bir katırınız, 40-50 davarınız varsa zengin sayılırdınız. Bazı komşuların öküzü tekti. Başka komşulardan çift yaparlardı. Tabi katırı olmayanların sayısı da az değildi. Durumu daha kötü olanlar da vardı. Tavuk beslemek bile lüks sayılırdı. Hatta anam anlatır, bir komşumuzun sadece bir eşeği varmış. Nasıl olmuşsa dağa oduna gidildiğinde eşek kaza geçirip dağda kalmış. Köyde ev ahalisi bir hafta yas tutmuş. İçli içli maniler dizilmiş eşek için. Hele bir de rahmetli Cemal dedemin Kadife isimli eşeğimizin ağzından yazdığı bir mani var ki o günün koşullarını, imkânların kıtlığını gayet iyi özetler mahiyette. Manisi şöyle:
Kendirdendir kolanı,
Hiç söylemez yalanı,
Dişime arpa değmedi,
Cemal beni alalı...
Somun ekmeğinin içerisine tandır ekmeği koyar, öyle yerdik 
Şairin dediği gibi: "Şimdi düşünüyorum da gardaş nerden nereye" Uzun lafın kısası köyler artık o eski köyler değil. Hayvancılık bitme noktasına gelmiş. Tarım da öyle. Köyün iç kesimlerinde birkaç bahçe ekiliyor. Onlar da zerzevat dediğimiz sebzelerden oluşuyor. Süt, yumurta, yoğurt, tereyağı gibi köye mahsus gıda maddeleri artık şehirden geliyor. Oysa eskiden böyle miydi? Tereyağıyla iki yumurta kırılıp pişirildiğinde kokusu üç ev öteye giderdi. Hele tandır ekmeği pişirildiği zaman o tarif edilemez taze ekmek kokusu köyün en alt başından en üst başına kadar yayılır, insanın aklını başından alırdı. Şimdi artık lavaş tandır ekmeğimiz de yok. Ekmeğimiz şehirden geliyor, diğer gıda maddeleri gibi. Allah eksikliğini vermesin. Çeşitli katkı maddeleriyle şişirilmiş süngerimsi bir şey. Oysa bırakınız köyü, Kemah’tan gelen fırın ekmeğinin tadı bile bir başka olurdu eskiden. Hatta ben o dönemlere yetiştim. Somun ekmeğinin içerisine tandır ekmeği koyar, öyle yerdik. Kuzuları otlatmaya gittiğimizde eğer bir arkadaşımızın bohçasında fırın ekmeği varsa o ayrıca bir katıklık getirmezdi. Biz bu ekmeği zaten katıklık olarak bilirdik.
Kısa köy gezisi sizi alıp götürüyor, geçmişle geleceğin hesabını yaptırıyor. Sırf bu sebeple, ibret nazarıyla düşünebilmek için insanın doğduğu, büyüdüğü toprakları ara sıra da olsa ziyaret etmesi gerekmez mi?!
Tatil ve dinlenme kültürümüz değişti
Evet, modern şehir hayatı alışkanlıklarımızı değiştirdi. Bize dayatılan tercihlere boyun eğiyoruz. Bizim kültürümüzde yazın sıcak aylarında yaylalara çıkmak vardır. Serinlemek için. Koyunlar ve sığırlar bile bu yaylalarda birkaç ay içinde semizleşir, gürbüzleşir, tanınamaz halde köye dönerlerdi. Hiç ot, yeşillik olmasa bile temiz ve serin hava bütün canlılara iyi gelirdi. Oysa şimdi bize diyorlar ki 35 derecelik İstanbul sıcağından çıkın, Antalya’nın, bilmem nerenin 45 derecelik sıcağına gidin. Bir saat denize girin, sonra köşe bucak klimalı bir mekân arayın. Bulabilirseniz! Turizmciler kızmasın ama bu kabul edilebilir bir şey değil. İnsan kendi parasıyla, hatta faizle kredi kullanıp kendine eziyet çektirir mi? Çekiyoruz! Çünkü her şeyimiz taklit. Tatil ve dinlenme kültürümüz de değişti. Batı normlarına göre düzenliyoruz hayatımızın her alanını. Doğru-yanlış fark etmez. Vücudumuzun gereksinimlerinden bile haberimiz yok. Helali, haramı zaten çoktan gündemimizden çıkardık.
Bu bağlamda gidecek yeri yurdu olmayan, uzun yıllar şehirlerde yaşayan insanlara elbette bir sözümüz yok. Onlar da tabi ki alternatif tatil olanaklarını araştırmalı. Kabağın ağaçta mı yoksa bir bitkide mi oluştuğunu kaç şehirli çocuğumuz bilir? Ders kitaplarından bunları ne kadar öğrenebilirler? Çocuklarımız meyve-sebzeleri dalında görsün, kuzu melemesini, kuş cıvıltılarını duysun. Ayakları toprağa değsin. Doğa ile barışık bir hayat sürsünler. Bunu onlara çok görmeyelim.
Köylümüz bu toprakların kılcal damarları, hayat suyudur
Ana-babası hayatta olup tatil için memleketi yerine akla hayale gelmeyecek yerleri tercih edenleri, hızını alamayıp bayramlarını yurt dışında geçirmeye çalışanları anlamakta zorluk çekiyorum. Daha doğrusu anlamak da istemiyorum. Aziz Anadolu insanını aşağılamaya yönelik “köylülükten kurtulun” söylemini geliştirenler sömürge zihniyetli zavallılardır. Onlara acıyorum. Köylümüz bu toprakların kılcal damarları, hayat suyudur. Varlığımızın da teminatıdırlar. Kim ne derse desin biz karınca misali bize özgü, fıtratımıza uygun hayat biçimini tercih edeceğiz. Çalışma hayatımızda da dinlenme hayatımızda da. Şayet bunu başarabilirsek yukarıda dile getirmeye çalıştığımız acı tablo kendiliğinden düzelecektir. Arz-talep meselesi…
İnanıyoruz ki bir gün herkes ata yurduna, ana-baba ocağına, aslına dönecek. Aksi takdirde topraklarımızın işgal edilmesine gerek kalmayacak. Çünkü biz onları zaten terk etmiş, kendi elimizle teslim etmiş olacağız!
 
Not: Bu yazımız www.dunyabizim.com sitesinde de yayımlanmıştır.
 

 

Bu yazı toplam 727 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA