• İstanbul14 °C
  • Erzincan2 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Evrensel iyiliğin sembolü Sadaka Taşları…

21 Kasım 2014 Cuma 15:30
sadaka-tasi-kazli-cesme.jpg
Askıda hurma’dan Sadaka Taşlarına…
Bütün insanlığın iyiliğini düşünülerek üretilen ortak değerlerin öncüsü olan Osmanlı; insanı son derece önemli sevgi ve saygı odağı haline getirmiş, bunun olumlu yansımaları olarak da, kültür, tefekkür ve medeniyet tarihine yeni usul, vasıta kurum ve kuruluşlar armağan etmiştir. Asırlar boyunca Balkanlar’dan Anadolu’ya, İstanbul’dan Kudüs’e kadar hâkim oldukları coğrafyalarda hangi dil, din, ırk ve meşrepten olursa olsun yönetimi altındaki insanlara bir arada, barış içinde, mutlu ve mes’ud günler yaşatmışlardır. Bugün yeni devletlerin oluştuğu eski Osmanlı ülkelerine gittiğimizde bu kapsayıcı, kucaklayıcı medeniyetin yüzlerce şahidini görmekteyiz. Osmanlı ülkesini ziyaret eden birçok insaf ehli yabancı gezgin buralarda insana verilen değeri ve hoşgörüyü ülkelerine döndükleri zaman övgü ile dile getirmişlerdir. Öyle ki İstanbul muhasarası sırasında Katolik ve Ortodoks Kiliselerinin birleştirilmesi dahi düşünülmüştü. Ancak, Ortodoks Kilisesi liderlerinden Gennadias ile Başvekil Notares, bu birleşmeye karşı idiler. Hatta iki lider şöyle diyorlardı: “ İstanbul’un içinde Latin Serpuşu görmektense Osmanlı sarığı görmek evladır.”
 
Bırakın gündelik yaşamdaki ahenk ve coşkuyu, dedelerimiz sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın en güzel örneklerini sergileyerek birbirinden anlamlı ve zarif eserlerle bir vakıf medeniyeti oluşturmuştur. Devlet-millet eliyle yapılan Cami, çeşme, han, hamam, şifahane, darülaceze, imarethane gibi mücessem eserlerin yanında halk tarafından çeşitli vakıflar aracılığı ile insanların istifade edecekleri binek taşları, mola taşları ve kuş evleri gibi insanı hayrete düşüren ve düşündüren hayır eserleri de kazandırmışlardır. Osmanlı döneminde tespit edilebildiği kadarıyla yirmi altı binden fazla vakfın kurulmuş olması, ecdadımızın bu husustaki gayretini ve faziletini göstermesi bakımından oldukça manidardır. İşte bu vakıflardan birkaç örnek; Yoksul kızlara çeyiz almak için kurulmuş vakıf, İstanbul sokaklarında insanlar rahatsız olmasın diye yerlerdeki tükürüklerin üzerini kül ve benzer şeylerle örtmek için kurulan vakıf, bebeğinin süt ihtiyacını karşılayamayan annelere sütannesi bulunması için kurulan vakıf, insanların yatsı veya sabah namazlarına aydınlık içinde gidip gelmelerini sağlayan yol güzergâhını mum veya benzeri şeylerle aydınlatmak için inşa edilen vakıf, insanların hayvanlara rahatlıkla binmelerini kolaylaştıran binek taşları için kurulan vakıf, sırtlarında yük taşıyanların yorulduklarında dinlenmelerine imkân sağlayan konaklama (mola taşı) taşlarının tedariki için kurulan vakıf, ihtiyaç sahiplerinin gerektiğinde faydalandıkları, sadakayı alanında, vereninde başkaları tarafından bilinmediği, şehrin muhtelif yerlerine dikilen evrensel iyilik abidesi sadakataşlarının tedariki için kurulan vakıf... 
 
Mesela bu vakıflar içinde Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın Şam da kurduğu vakıf oldukça dikkat çekicidir. Mezkûr vakıf, hizmetkârların yanlışlıkla kırdıkları veya zarar verdikleri eşyaları, onların haysiyetleri rencide edilmesin diye tazmin ediyordu. Ecdadımız Osmanlı’da beraber yaşadığı toplumu düşünme olgunluk ve hassasiyeti öyle yüksek bir nezaket, zarafet ve incelik meydana getirmişti ki, bir evde hasta bulunduğu takdirde o evin penceresine “kırmızı bir çiçek” konur, satıcılar ve hatta mahallenin çocukları bile oradan sükûnetle geçmek gerektiğini böylece anlar ve hastayı rahatsız edecek davranışlardan kaçınırlardı.
 
Osmanlı döneminde ceddimizin güzel ananelerinden biri olarak, hali vakti yerinde olan aileler ramazanda fakirleri evine davet eder, yedirir içirir, zekâtını, fitresini verir, yemekten sonra davet ettikleri misafirleri uğurlarken hem fakire dua eder, hem de ayrıca “diş kirası” adı altında bir miktar para veya kıymetli eşyayı hediye ettikleri nakledilmektedir. Ecdadımız Osmanlıların yaptıkları imaret, kervansaray ve misafirhanelerde, gelen yolcuların önüne, onun kim olduğuna bakılmaksızın yemek konulur, bütün yolcular, buralarda üç gün kalabilirdi, giderken de şayet ayakkabıları eski ise yenisi verilirdi. M. D’Ohsson’a göre 18. yüzyılda İstanbul imarethanelerinde her gün 30.000’den daha fazla kişi bedelsiz yemek yiyordu. Zenginler hapishaneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlardı. Yine varlıklı müminler, bilhassa ramazan-ı şerif’te bakkalları gezip borç defterinden (Zimem defteri) herhangi bir yaprağı açtırır, borcun sahibini bilmeksizin hesabı öderdi. Sırf Allah rızası için harikulade bir din kardeşliği yaşanırdı. İşte bu kardeşlik şuurunun bir mahsulü olarak Osmanlı’da vakıf müesseseleri toplumu bir şefkat ağı halinde örmüştür.
 
Osmanlı yüzyılları boyunca bütün gezginlerin ittifakla yazdıkları konulardan biri de ceddimizin çevreyi ve doğal hayatı koruma hassasiyetidir. Çünkü onlar, bırakınız bahçelerindeki bir ağacı kesmeyi, kamuya ait yerlerdeki ağaçlara da kimseyi dokundurtmazlarmış. Hayvanlara da sevgi vardı; Bizim medeniyetimizde kurdun kuşun hakkı gözetilmiştir. Rahmet Peygamberimiz, susuzluktan kavrulan bir köpeğe su verdiği için cenneti kazanmış olan faziletli bir kişiyi büyük bir mutlulukla ümmetine örnek göstermiştir. Bu sebeple ecdadımız, cami mimarisinde kuşları bile düşünmüş; sokakta kalmış hayvanlar, yaralı veya hasta göçmen kuşların bakım ve tedavi hizmeti için vakıflar kurmuştur. Kuş evleri, milletimizin hayvanata, özellikle kuşlara verdikleri değer ve önemin simgesi olmuştur. Bir binanın güneş duvarında bir kuş evi varsa kimse buna şaşırmaz; çünkü dedelerimiz kuşları, köpekleri, kedileri pek severdi. Sokak hayvanlarına barınak, kuşlar için kuş evleri, bunların su içebilmeleri için sulaklar yapılırdı. Soğuk kış günlerinde dağda bayırda bulunan kuşların, yabani hayvanların dahi gıda ve su ihtiyaçlarının karşılanması için kurulan vakıflar bulunuyordu. Bu ne asil, bu ne yüce bir anlayış, kavrayış ve hayatı yorumlama biçimidir...
 
Askıda hurma’dan Sadaka Taşlarına…
Yakın zamana kadar köylerde mahallenin fakir fukarasını o beldenin “ emin” leri bilirdi. Bazı bölgelerde bu “emin”’lere “kâhya” veya “şimbil” de denirdi. Kimin muhtaç, kimin ihtiyacı olduğunu o beldenin emini bilir, yapılan yardımlar, eminin vasıtası ile ihtiyaç sahiplerine ulaştırılırdı. “Emin” kime ne verdiğini ulu orta dillendirip söylemezdi. Ne alan kimden aldığını bilir, ne de veren kime verdiğini bilirdi. Günümüzde kapınızda bir sürü isteyiciler türedi. Modern isteyiciler. Bir sürü mazeret ile duygularınızı harekete geçirmek suretiyle sizden istediklerini alıp gidiyorlar. Gerçekten ihtiyacı olan hayâ sahibi insanlar ise yine yoksul, yine ihtiyaçları giderilmeden, çaresiz öylece kalıyorlar. Rabbimiz, Bakara suresi 273 ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurur: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”
 
Gerçekten bu sıfatlar ilk Müslümanlar olan sahabe muhacirlerden bir topluluğa tıpa tıp uyuyordu. O mümin zatlar mallarını, ailelerini geride bırakmışlar, Medine-i Münevvere’ye yerleşmişler ve kendilerini ilim tahsiline adamışlardı. “Ehl-i Suffa” denilen bu sahabeler aynı zamanda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)‘in evinin muhafızlığını da üstlenmişlerdi. Bu yüzden çarşıya-pazara gidip, alış-veriş yapıp kazanç sağlayacak imkân ve zamanları da yoktu. Bütün bunlarla birlikte yine de o mümin zatlar hiç kimseden bir şey istemiyorlardı. O kadar güzel hareket ediyorlardı ki, iffetlerinden ve hayâlarından dolayı ihtiyaçlarını hiç kimseye hissettirmediklerinden, onların bu durumlarını bilmeyenler onları zengin sanıyorlardı. Feraset ve hikmet sahibi müminlerden başka bilen yoktu bunların halini... Medine-i Münevvere de mukim Ensar-ı Kiram bu ihtiyaç sahibi, iffetli, hayâlı muhacir kardeşlerinin durumlarını yukarıda açıklanan ayet-i kerimede ki tasvirden hemen anlamışlardı. Onları incitmeden yardım elini uzatacak bir formül geliştirmişlerdi. Ensar’dan bazı kimseler hurmaların toplanma zamanı geldiğinde henüz olgunlaşmamış, ham hurmaları toplayarak Mescid-i Nebevideki iki direğin arasında bir ipe asardı. Muhacir-i kiramın fakirleri gelir, bu hurmalardan yerlerdi. Böylece ihtiyaç sahibi, fakat iffetli, hayâlı ve ince ruhlu muhacir kardeşlerinin ihtiyaçlarını onları incitmeden yine aynı incelik ve zarafetle gidermiş oluyorlardı. İşte bu pratik formül ilerleyen zamanlarda bu örnek insanların takipçisi, İslam’ın yüzyıllar boyu bayraktarlığını yapma şerefine mazhar olan ceddimiz Osmanlının  “alanın da verenin de birbirini tanımadığı bir sadaka metodu” geliştirmesinde ilham kaynağı oldu. Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.)’in: Ashabım gökteki yıldızlar gibidir” iltifatına mazhar olan ilk Müslümanlar, gösterdikleri fazilet, erdem ve fedakârlık örnekleriyle insanlığın bir daha asla ulaşamayacağı bir medeniyetin ilk temsilcileriydi…
 
Dedelerimiz bu faziletli ve ince ruhlu insanlardan aldığı ilham ile iffet ve utancından dolayı fakirliğini gizleyenler, onur ve vakarından dolayı ihtiyaçlarını kimseye açamayanlar için, eşine tarihte rastlanmayan, gayet zarif bir yardım yolu geliştirdi. Bunun adı “SADAKA TAŞLARI”’dır. Ceddimiz, iyilik yapmanın en zarif yöntemlerinden biri belki de ilki olan bu yardım şeklini, İstanbul başta olmak üzere, Osmanlının egemen olduğu bütün her yerde yaygınlaştırılarak bir dönem sadaka verecek fakir fukara bırakmayacak kadar
müsseseleştirmiştir…
 
Sadaka taşlarının özellikleri nasıldı?
Sadaka taşları, İstanbul, Süleymaniye Camii ihata duvarında; Bursa da caminin duvarı içinde; Konya da Sahip Ata Külliyesi kapısının iki yanında açılmış oyuk şeklinde. Antakya sokaklarında yerden bir buçuk metre yükseklikte duvarda bir çıkıntı şeklinde. Üsküdar İmrahor Camii önünde Bizans döneminden kalan “antik porfir sütun”dan dönüştürülmüş örnekte olduğu gibi farklı ebat ve türde olmakla beraber iki model ön plana çıkmaktadır. Bunlardan birinci tip çoğunlukla beyaz, farklı renkleri de bulunan, silindirik, çoğu Bizans döneminden kalma dönüştürülmüş antik mermer sütunlardır. Selâtin camilerin yakınında bulunanlar daha sanatlıdır. İkinci tip ise, dikdörtgen şeklinde mermer, granit veya küfeki taşı sütunlardan oluşan sadaka taşlarıdır. Sadaka taşları genellikle sade olmalarının yanında süslemeli olan tiplerine de rastlamak mümkündür. Kastamonu Hz. Pir Şeyh Şaban-ı Veli Kültür Vakfı giriş katında sergilenen geometrik şekillerle oyma tekniğiyle süslenmiş sadaka taşı böyle bir örnektir. Sadaka taşlarının kesin olarak ne zaman uygulamaya koyulduğu hakkında bir bilgi bulunmamakla birlikte Selçuklular döneminde de farklı şekillerde uygulandığı bilinmektedir.
 
Bölgelere göre isimleri de değişiyor…
Sadaka taşları, Türkmenistan Aşgabat’ta “İhtiyaçgâh” olarak biliniyor. Konya Obruk Gölü’nün kıyısında bulunan Selçuklu Kervansarayı’nın yakınındaki caminin duvarında yer alan niş, halk tarafından “Hayrat deliği” olarak anılmaktadır. Kayseri, Şeyh Yahya Efendi Türbesi ile doğusundaki Ulu Camii’nin müşterek avlusunda bulunan sadaka taşına Yahyalılar “Hacet yeri” demektedirler. Bunların dışında Sadaka taşları, “zekât taşı”, “zekât kuyusu”, “ihsan kapısı” , “fukara taşı” gibi isimlerle de anılmaktadır. Genellikle yere, dikine gömülmüşlerdir. Çoğunlukla çeşme, cami, tekke gibi yerlerde yapıların bitişişinde olmakla beraber, yapılardan müstakil olarak bulunanları da vardır. Yerden yükseklikleri 100 ile 200 cm. arasında değişmektedir. Fakat çevrelerinde uzun yılların getirdiği zemin dolgusu ve aşınmalar sebebiyle bu yükseklikler değişmektedir. Genişlikleri ise 30 cm ile 70 cm arasında değişmektedir. Bu taşların tepesinde daire veya kare şeklinde 5 ile 20 cm arası oyuklar bulunur. Bazı taşların bazılarında zamanla oluşan tahribatlar sebebiyle sadaka konulan oyuklar tamamen yok olmuştur.
 
Yardımlar bu oyuklara konulurdu. Gelenler bu oyuklara elini sokar bırakır, alanlar elini sokar alırdı. Kimin alıp kimin verdiği de belli olmazdı. Yüksek taşların önünde uzanabilmek için basamak taşları vardı. Genellikle el-ayak çekildiği saatlerde vereni, alanı bulunan bu sadaka taşlarının, günümüze pek azı ulaşabildiği için sayıları hakkında kesin rakam vermek şuan için mümkün değildir. Ancak bir zamanlar sadece İstanbul’da 160 adet sadaka taşının bulunduğu bilinmektedir. Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar insanlığın en kalabalık olduğu coğrafyada sadaka taşları bulunmaktadır. Tıpkı “Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları”; Osmanlı mezar taşları gibi... Belli ki, bu kültür belli bir bölgeye ait değil, itikadi bir iştiyaka ait…
 
Daha çok nerelerde bulunurlardı?
Sadaka taşları görülen lüzum ve ihtiyaca göre değişik yerlere dikilmiştir. Bununla beraber daha çok şu mekânlarda bulundukları tespit edilmiştir. Üç beş semtin birleştiği bir köşede; fakir, muhtaç, hasta insanların barındığı yapıların önünde; camilerin, tekkelerin, türbelerin, imarethanelerin, çeşmelerin, köprülerin ve mezarlıkların yakınında bulunmaktaydı. Sadaka taşlarında yardım iki türlü yapılıyordu. 1 Nakdî: Para yardımı özellikle uçup kaybolmaması için de kâğıt para yerine madeni paralar bırakılarak gerçekleştirilirdi. 2 Aynî: Giyim, kuşam eşyaları ve çeşitli gıda ürünleri bırakmak suretiyle yapılan yardımlardı. Yaşlıların anlattıklarına göre buradaki enteresanlık fakir ve muhtaçların taşta birikenlerden sadece ihtiyacı kadarını alarak, diğerlerini başka ihtiyaç sahiplerine bırakmaya özen göstermeleridir. Bu kanaat ve diğergamlık her türlü takdirin üzerindedir.
 
Sistem nasıl işliyordu?
Yardımda bulunabilmek için genellikle gece karanlığında veya kimselerin olmadığı dönemlerde, hali vakti yerinde olanlar ihtiyaç sahipleri için sadakalarını bu taşların tepesindeki çukurlara bırakırlardı. Burada bir hususu açıklamakta yarar var. Sadaka taşlarına zannedildiği gibi zenginler keseler dolusu altın bırakmıyordu. Orta halli bir mümin veya kendi yağıyla kavrulan fakir bir mümin kendisinden daha fakir kardeşleri için sadaka bırakıyordu. Mesele bol keseden dağıtmak değil; yarım ekmek bile olsa onu kardeşi ile paylaşma erdemi asaletidir... Bir insan sadaka vermekle hayır yapıyordu fakat kime iyilik yaptığını da bilmiyordu. Hangi din, dil, ırk ve meşrepten olursa olsun, sosyal konumu ne olursa olsun hiç fark etmezdi. Yardım karşısında ezilen iki büklüm olan insanlar olmuyordu. Derdini kimseye açamayan hakiki bir fakir, ihtiyacı olunca oraya geliyor yine kimseye halini açmadan oradaki paranın ihtiyacı kadarını alıyordu. Ne kadar ihtiyacı varsa o kadar... 17.yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir sadaka taşını tam bir hafta boyunca gözetlediğini, ancak oradan sadaka almaya gelen kimseyi göremediğini yazmaktadır. Çünkü Osmanlı insanı biliyordu ki, kendisi gibi ihtiyacı olan başka insanlar da var. Bu sadakayı verenin de meçhul olması sebebiyle kimsenin karşısında yüzsuyu dökme ve ezilme durumu da olmuyor ve duasını da tanımadığı, bilmediği bir insana gönderiyordu. İşte evrensel iyilik budur...
 
Ceddimiz bu zarif yardım şeklini, bir dönem sadaka verecek fakir fukara bırakmayacak kadar yaygınlaştırmıştır. Sadaka taşları bütün Osmanlı coğrafyasında geçtiğimiz yüzyıla kadar bu asil ve onurlu görevlerini yerine getirmiş, bugün fonksiyonelliğini kaybetseler de günümüze kadar ulaşmayı başaranları milletimizin sevgi ve asalet taşları olarak hala dimdik ayaktalar. Bize erdemli insan olma yolunda ilham vererek ışık saçmaya devam ediyorlar. Sadaka taşları, ceddimiz Osmanlı’nın kaybolmaya yüz tutmuş şeref belgeleri, onur abideleridir. Yardımı sayarak değil, saçarak yapan dedelerimizin iyilik düşüncesinin taşa işlenmiş fazilet abideleridir. Bir anlamda çağının işsizlik sigortası fonksiyonunu icra eden böylesine ulvî bir sistemi geliştirmek nazarını almaya değil, vermeye odaklayan yüce gönüllü, nitelikli insanlarla gerçekleştirilebilecek bir güzelliktir.
 
Sadaka Taşı ruhu hala yaşıyor…
Bir medeniyetin ihtişamı, derinliği ve fazileti göklere yükselen devasa binaları veya kişi başına düşen yüz binlerce dolarlık milli geliri ile ölçülemez. Bir yanda fakir halkın, diğer yanda trilyonları olanların bulunduğu millet, pek talihsiz bir millettir. Sadaka taşları olanca mütevazılığıyla büyük bir medeniyetin ihtişamını yansıtmaktadır... Sadaka taşlarının isimleri, şekilleri değişmiş olabilir fakat “Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek” anlayışı hiçbir şekilde değişmemiştir. O ruh günümüzde de yaşamaktadır. Dün sadaka taşlarının yaptığını bugün yüzlerce vakıf ve dernek daha geniş bir şekilde yapmaktadır. Hatta bu dernekler ve vakıflar yurt içindeki insanımıza götürdükleri hizmetlerin yanı sıra dünyanın birçok yerinde mağdur, mazlum ve muhtaç durumda bulunan insanlara, hayatlarını bu hizmetlere adamış gönül erleri tarafından her türlü yardım bin bir güçlükle ulaştırılmaktadır. Adapazarı depreminde, Bosna savaşında, Irak’ın işgalinde, Endonezya depreminde, Haiti depreminde son olarak Gazze ablukasında, Arakan’da ve yanı başımızdaki Suriye sınırında bu dayanışmanın en güzel örneklerini müşahede ettik. Bugün ne işe yaradığı, kimler tarafından ne zaman dikildiği hususunda hiçbir bilgimiz bulunmayan ve önünden her gün kayıtsızca geçtiğimiz sadaka taşları, meğer “taş” değil, sıcak aş, ihtiyaçgâh, acil çıkış kapısı, can simidi gibiymiş... Ve onlar bize, lisan-ı hal ile adaleti, barışı, sevgiyi, paylaşımı, iffeti, onuru, fazileti kısacası “insan” olmayı hatırlatıyor. Hem de ciltler dolusu kitabın anlatamadığı, anlatamayacağı kadar…

Not:Bu yazımız Şehir ve Kültür Dergisi Ekim sayısında da yayımlanmıştır.

 

Bu yazı toplam 1805 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA