• İstanbul16 °C
  • Erzincan22 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kemah Kalesi
11 Kasım 2005 Cuma 00:00

Kemah Kalesi

İlçe merkezinin hemen üst kısmında yalçın kayalar üzerine kurulmuş bulunan bu kalenin hangi tarihte ve kimler tarafından inşa edildiği hususu kesin olarak bilinmemektedir.Ulaşılması mümkün

İlçe merkezinin hemen üst kısmında yalçın kayalar üzerine kurulmuş bulunan bu kalenin hangi tarihte ve kimler tarafından inşa edildiği hususu kesin olarak bilinmemektedir.Ulaşılması mümkün omayan bir kaya üzerine inşa edildiği için,eski kavimlerin hepsi bu kaleyi almaya ve bu yolla heybetli ve emniyetli bir üsse sahip olmaya çalışmışlardır.

Eski devrin kralları bu kaleye hep “Gayri kaabil-i teshir(alınamaz)” gözi ile bakmışlar.Kaleye Ani,Brana, Gamahha ve Berberi Zemin kalesi adları verildiği görülür.Kalenin ilk kullanılışı ve bu amaçla tabii durumunun elverişli hale getirilişi İlk Çağlar’a dayanır.Bugünkü sur kalıntılarının büyük bir kesimi ise Orta Çağ’a aittir.Kalenin esas ihtişamı, bizzat kurulduğu tabii kütlenin niteliğinden kaynaklanmaktadır.Öyle ki bilehare yapılan taş örme surlar ve sair yükseltici unsurlar olmasa dahi,tabii haliyle bile üzerindeki kişileri dış tehlikelere karşı emniyette tutulabilmesi mümkün gibidir.Yaklaşık 7-8 bin metrekarelik kale alanı,halen dört yanının binlerce sene evvel tabii aşınmalarla bütün cepheleri keskin uçurumlardan oluşan duvarlara sahiptir.Bu aşındırmada batı yönünden akan Fırat ve doğu yönünden gelerek,kuzeyi çevreleyip Fırat ırmağına kuzey-batı köşesinde karışan Tanasur Çay’ının büyük etkisi olmuştur.Özellikle Tanasur Çay’nın binlerce senelik aşındırma gücü,kale alanını teşkil eden bölümle;bu bölümü batı ve kuzeyden çevreleyen ikinci bir dağ bölümünü,kale’nin ikinci bir tabii suru haline getirmiştir.Kale yarlarının bütünü beyaz-gri granit oluşumudur.Kale sahasının dört çevresinin de zamanında surlarla çevrelenmiş olduğu anlaşılıyor.Ancak bugün,hiçbir sağlam burçu kalmayan surlardan daha ziyade,güney-batı,güney kuzey orta kesimlerinde bazı kalıntılar halen mevcuttur.

Kalenin kapı kesimi güneyde olup,ikinci bir ek sur eşliğinde belli bir meyil takip edip,üst tablaya iki kapıdan geçilerek varılmaktadır.Bu kapıların haricinde,doğuda Fırat’a ve batıda Tanasur Çay’ına inen, olağanüstü zamanlarda kullanılan tünel geçitleri hemen hemen eski özelliklerin yitirmişlerdir.Kapının kale üstüne çıkış yerinin hemen yakınında bulunan bir kalıntı, eski bir caminin hatırasını saklamaktadır.Yaklaşık 3 metre civarında olan minarenin ayağı bile zor tanınabilir haldedir ve bu da tamamen haraptır.

Kale sahasında”Kale kentini” ikiye ayıran bir iç surun varlığına tesadüf edilir.Kalıntılar kuzey-güney yönünde uzamaktadır.Geçmişin çeşitli zamanlarında yapılan kule,mazgal,ev,depo ve çarşı yerlerinden bugüne kalanlar sadece taş yığıntılarıdır.

XVI. yüzyıl ortalarına kadar stratejik ehemniyetini koruyabilen Kemah kalesi için Hoca Saadettin şunları kaydeder:“Kemah kalesi ki, gök kubbeye ulaşmış bir ulu sarayı andırır. Kuleleriyse yıldızlarla başa baştır. Burçları, mazgalları burçlar halkasına çıkmış ve bu güçlü yapıyı yapan mimar, “Onda hiç gedik yoktur” (Kur’an/El-Kaff.L-6) hükmüne bir misal vermiştir. Feleklere değen bir dağ üzerine sağlamca oturmuş olup, yücelikte başı göğe ermiş ve bağlar, bostanlarla çevrilmiştir. Eteğinden derin bir dere akar ki, hayal ipiyle bile ol derenin dibine inmek bir boş hayaldir. Dibi o denli derin ki, uzaklık tasavvuru bile bunda noksan kalır. Ne hisarının ucuna akıl merdivenleriyle çıkmak mümkün, ne de eteklerindeki derenin dibine zannın adımlarıyla inmek düşünülebilir.

Bir iri kayanın düzü tek parça
Hisardan yanıysa daracık bir gemi
İnce uzun bir dev eteklerinde
Daracık sanılır geniş meydanı
Bahçeleri kıyısından hep Fırat Akar
Cenneti andırır, hem cana can katar.”



KEMAH FETİHNAMESİ

Yavuz Sultan SELİM HAN’ın Kemah Kalesi’nin Fethettikten sonra,bu fetihle ilgili olarak oğlu Şehzade Süleyman’a(Kanuni S.Süleyman)Yazdığı -Cemaziyelevvel Ortası 921

“Sahİbİ olduğum saltanat tacının ve memleketimin kıymetli şehzedesi, yüksek hilafet incisi oğlum Süleyman-şah:
Bu fermanı alınca bilmiş olki, bu senenin (Rebiyülaharının 5 i) 19 Mayıs 1515-Cumartesi günü Kemah üzerine yürüdüm. Her taraftan ejder ağızlı toplarımla gök gürültülü ve yıldırımlar gibi ateş açarak kale bedenlerini dövdürdüm. Kale içindeki kızılbaşların başına kıyamet alametleri gibi ateş yağınca, muharebe etmekten bile aciz kalarak sersemlediler. Askerlerim hiç telaşsız hücum ederek kale burçlarına çıkıp İslam bayrağını diktiler. İkindiye yakın fetih tamamlanarak kötülerin başı kesildi. Kale içindeki ehli İslam malum olduğundan, dinsizlerden temizlendi. Kale beyi ve dizdarlar tayin edildi.”

EVLİYA ÇELEBİ’nin Dilinden Kemah Kalesi :

(1057 Senesi Zilkade ayının sonu)

“Kale eski kayserlerden biri tarafından yaptırılmıştır.Sonra Uzun Hasan’ın eline geçmiş ve Timur muhasarasına uğramıssa da dayanmıştır.Sonra 1.Selim şehzedeliği sırasında Trabzon’da iken bir yolunu bularak bu kaleyi fethedip içine asker koymuştur.Sonraları Şah İsmail isyan ederek bu kaleyi ele geçirmiştir.Sonra Sultan Selim tahta geçince ilkönce Acem’e savaş açmış,kalabalık bir askerle Anadolu içinden gelip Kemah kalesini kuşatmış ve fethetmiştir.
Kalenin Yapısı:Beşgen şeklinde,Şeddadi tarzda yapılmış büyük süslü ve güzel bir kaledir. Burç ve duvarları büyük taşlarla yapılmıştır. Erzurum sınırında eşi benzeri yoktur. Ama Fırat nehrine aşırı havalesi vardır amma ondan zarar gelmez. Kıbleye bakan bir kapısıyla ondan içeri iki kat kapısı vardır. Üçü de değerli taşlarla bezenmiş, dayanıklı demir kapılardır. İlk kapının iç yüzünde sağ ve solda ikişer tunç top vardır. Boyları 27’şer karış olup, üç kantar ağırlığında gülle atarlar. Tuhaftır ki, böyle ağır, acaip, kalkıp inmesi zor topları, bu yalçın kaya üzerine nasıl çıkarıp da koymuşlar? İçerdeki padişah katının kapısı üzerinde bir pehlivan gürzü (eskiden silah olarak kullanılan uzun saplı, büyük demir topuz-Y.N) bir ok ve Hz. Ali’nin yayı asılmıştır.İç kalede toprak örtülü 600 kadar ev vardır; dar alanda yapılmış bağsız bahçesiz evlerdir. İçerisinde Kara Yakupoğlu’nun, İbrahim Çelebi’nin evlerinden başka bahçeli ev yoktur. Kale içinde kullanılmaz boş arazi çoktur. Hatta boş olan yerlerde 5 buğday ambarı var. İçi Selim Han’dan beri pirinç çeltiği ve darıyla doludur. Gören,bugün harmandan getirilmiş sanır. Kuşatmada asker bununla idare ederdi.
Bu iç kalede 11 mihrap vardır. Üçü camidir. Kale kapısından sonraki Bey Cami çok büyük ve eski tarzdadır. Bir kagir minaresi vardır. Bunun dışındakiler tahta minareli olup diğerleri minaresiz mescitlerdir. Kalenin kuzeyinde Şehitler kalesi üstünde büyük küçük 32 adet top vardır. Kapının aşağısından ta nehre kadar inen kayadan kesme su yolu vardır. Kuşatmada oradan su alıp susuzluğu giderirler. Aşağıdaki birbirine yakın üç su sarnıcı vardır. Birisi ab-ı hayat (hayat suyu- Y.N), biri güherçileli su, diğeri tuzlu sudur. Bu şehrin de güzelleri dünya güzelleridir.”

Ali KEMALİ’nin Dilinden Kemah Kalesi (1931)

“Kemah şimdi küçük bir kasabadır.Sokakları inişli çıkışlı ve tümüylr bozuktur.dikkate değer hiçbir binası da kalmamıştır.Kalesinde Evliya ÇELEBİ’nin özene özene tarif ettiği ve nitelediği evleri,yapılarun izleri bile görünmüyor.O kocaman toplar ne olmuş?Kimler tarafından nereye götürülmüş hiç belli değil...Kale bir harabe halinde,kasabanın omuaları üzerinde her gün bir parça daha yakılarak batan uygarlıklara hüzünlü ve bezgin sanki ağlıyor gibidir.
Ne ateşe tapanlara ne Hristiyanlara ne Müslümanlara ait eski bir mabede veya mabed yıkıntısına rastlanır.Zaman hepsini yok etmiştir.Kaleyi büyüyk bir dikkat ve ilgiyle gezdim.Evliya’nın yazdıklarını,tarihin aktardıklarını görmek için birer birer mağaralara girdim,ambarları dolaştım;karanlıklar içinde duvarlara tutunarak bazen iki büklüm eğilip bazen yerlere sürünerek ve her adımda şaşkınlığa düşerek büyük salonlardan,dehlizlerden,inişli yokuşlu yollardan ta dereye kadar indim.’Kral kızının kulesi’ denilen kulenin dibine varınca ‘Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde’mısrası dudaklarımdan döküldü.”

Kalenin Bugünü (11 ŞUBAT 2000)

Uzaktan bütün heybeti ile Kemah’ı kanatları altına alan kalenin dibine geldim.Kadimdenberi “Kemah Kalesi dar-ı felah ve selametdir” diye tarif olunan kale,eski ihtişam ve debdebesinden pek birşey kaybetmemiş gibi.Gerçi etrafındaki duvarlarından,hisarlarından ve burçlarından pek azı ayakta kalmış.
Ali Kemali,kale kitabesinin Davut Ağa’nın evinin duvarında olduğunu söylüyor ve buna da şükür diyordu.İşte kendisine teşekkür edilen,kitabenin bulunduğu o evi Reis Bey’in yardımı ile bulduk.Evliya Çelebi’nin “Kıbleye bakan bir kapısı ile ondan içeri iki kat kapıları vardır.” dediği kalenin kapılardan birincisi,yıllar evvel yıkılmış ve ortadan tamamen kaybolmuş. İşte bu ilk girişteki cümle kapısında,Yavuz Sultan Selim’in kaleyi fethettikten sonra yazdırdığı kitabe varmış.O kapı yıkılıp harap olunca bu kitabe taşını,Davut Ağa almış ve evinin duvarına köşe taşı olarak kullanmış.Bahçe içindeki tek katlı kimsenin kalmadığı binanın önüne geldiğimizde,hakikaten kitabe duvarın köşesinde duruyordu;biraz yalnız,biraz da buruk halde.Zira bir vakitler,asırlara meydan okuyan ve hala bütün görkemiyle fani ve fena ademoğluna,beka dersi veren Berberi Zemin Kalesi’nin nam ü nişanı iken,şimdi sahipsiz bir hanümanın kuytu bir köşesinde,zaman denen meçhul tesbihin tanelerini çekip vakit dolduruyordu.Belki de fatihi ve katibi,Yavuz Sultan Selim Han’ın,bu sefil halimi görse ne der deyip,utancından öksüz ve yetim gibi duruyordu.Bir kitabe diyorum,zira çeşme kitabesindeki cehaletin mahcubiyeti hala üzerimdeydi.Ben ona, o bana meçhul,ayrı iklimlerin irfanıymış gibi bakıştık.Dünyayı “Bir melik’e çok,iki melik’e az gören bir mazinin,şimdi mahcup,ürkek ve iki satırı (hem de Yavuz Sultan Selim’den kalma da olsa,)bile okuyamayan kara cahili ümmi birer efradı olarak oradan ayrıldık.
Daha 481 yıl evvel fatih bir kumandan olarak Zat-ı Haşmetmeap,Hadim’ül Haremeyn’ü Şerefeyn ve dahi Halife-i Ruy-ı Zemin Yavuz’un teşrif buyurdukları kapılardan geçip içeri girdim.Vaktinde,bin ihtişam ve debdebesiyle nice hünkarlara yol vermiş,nicesine sırtını dönmüş,fethi nasip ve müyesser etmemiş Hayber Kalesi cesametindeki kale kapılarının yerine,o eskinin eserinden ve esamesinden behresi bile olmayan derme çatma fakir bir ağıl kapısı bekliyor kaleyi.O da hayvanlar dışarı çıkmasın diye çatılmış,dülgerlik zenaatının yüzkarası.Evliya Çelebi’nin ”Sağ ve solda ikişer tunç top vardır.Uzunlukları yirmiyedişer karış olup,üç kantar ağırlığında gülle atarlar.”diye anlattığı toplardan veya içerideki kapının üzerine asılan Hz. Ali’nin yayından ve okundan bir iz,bir işaret yoktu ortalarda.Üçüncü kapıdan içeri girdiğimde,karşıma Bey camii’nin üç metrelik bir yığının üzerindeki silüeti ve namından başka birşeyi kalmamış minare çıktı.Camiden ise belki bir taş bile yoktu görünürde.Etrafdaki mağara ve mazgallar hayvan barınağı olarak kullanıldığı için,kale sanki büyük bir merek gibiydi.Hey gidi günler bu kale,bir zamanlar artık isimleri bile kalmamış,nice bin çalımla büyük dağları ben yarattım edalı ,fatih ünvanlı kumandanlara meskun iken,şimdi üçbeş kimsesiz davara merek olmak.Etrafındaki burç ve hisarlardan birkaçı kalmış,onlarda gün sayıyor.Kale içerisinde ne bir ev ne bir bina ne de Yavuz’un diktiği sancaktan bir rüzgar,bir dalgalanma vardı.
Kalenin,Fırat tarafındaki hamamın ve burcun olduğu bölümden, nehrin altından öte yakadaki kiliseye bir yeraltı yolu gittiğini söylüyorlar.Karanlık tünelin başı duvarla örülmüş ve belkide Kıyamete kadar bir daha da açılmayacak.Ve şayet bu yol varsa bile,Kale-Kilise-Fırat arasında bir sır olarak ebediyete kadar kalacak.
Kalenin Tanasur deresine inen,yarı kaya oyma,yarı horasanla örülme tarzında inşa edilen yeraltı yollarında yer yer çökmeler ve kapanmalar var.Halkın “Gavur Kızın Çardağı” dediği,eteğinden akan ve hayal ipiyle bile inmenin hayal olduğu Tanasur deresinin içine,kalenin yamacına Cennet’den bir kesit gibi konduruluveren çardak,hakikaten insanı efsun edecek kadar güzel.Heyhat ki mahmur nazarlı nice prenseslere sedirinde yer veren,mehtaplı gecelerde:

“Dün gece mehtaba baktım seni andım,
Öyle bir an geldi ki mehtabı seni sandım”

diyerek kendilerine methiye dizilen güzellere şahid ve sahip olan bu çardak da,zamanın gadrine dayanamayıp büyük ölçüde harap olmuş.Hayal aleminde o devirlerden unutulup kalmış bir çardak güzelini arıyor gözlerimiz,soralım o abad günlerini diye.Ama nafile,giden sevgililer bir daha dönmezmiş asla.




KEMAH KALESİYLE İLGİLİ EFSANE

“GAVUR KIZI”

Yazıma Kemah ile ilgili bir efsane ile başlamak istiyorum.

Efsanelerin başlıca niteliği inanış konusu olmasıdır: onun anlatmış olduğu olaylar gerçekten olmuş: diye kabul edilir. Efsaneler sözlü geleneğin bir anlatım türüdür. Nesilden nesile aktarılıp, günümüze kadar gelmiş bir efsaneyi anlatayım.

Kemah’ın Ayazma Deresinde ‘Suluklar” dediğimiz gizli bir geçit var. Kemah Kalesi’nin su ihtiyacı bu gizli geçitten temin edilirmiş. Sulukların hemen üstünde Gavur Kızının Çardağı” var. Gavur kızı Kemah Kalesi’nin komutanı.

Müslüman ordular Kemah Kalesi’ni kuşatıyor. Gavur Kızına teslim olması söyleniyor, Gavur Kızı teslim olmuyor. Şiddetli bir savaş oluyor. Müslüman askerler kaleyi ele geçiriyorlar. Gavur kızını yaralı olarak Müslüman komutanın huzuruna götürüyorlar. Komutan Gavur Kızının yaralarını tedavi ettiriyor. Ama yarası ağır. Komutan Gavur Kızına hazinelerinin yerini soruyor. Gavur Kızının gavurluğu tutuyor ve söylemiyor.

Müslüman komutan hazinelerin yeri konusunda ısrar ediyor. Gavur Kızı öleceğini anlıyor ve ölmeden önce şu sırrı veriyor.

Kalenin karşısında

Karşının karşısında

Bir ok atımlık yerde

Akıl yatımlık yerde

İşte yüzyıllardan günümüze anlatıla gelen Gavur kızının hazinelerinin sırrı bu dörtlükte gizli. Günümüzde kültür varlıkları ve Tarihi eserler hem tahrip ediliyor hem yağmalanıyor. Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki feth edilen yerlerdeki Hıristiyan çocuklar getirilip İslam dininin gereklerine göre yetiştirilip Osmanlı Ordusunda Hıristiyanlara karşı savaştırılırdı. Bu Osmanlı’nın sistemi. Tanzimat beraber batılılar tarafından kullanılmaya başlandı Nasıl mı kullanılıyor İşte cevabı :

Geçenlerde elime güya Ermeni şivesiyle yazılmış Türkçe yazılar geçti Yazıda Kemah ilçesinde bulunan hazinelerin yerleri belirtiliyor . Misal olarak, Sultan Melik Türbesi yanında köprüye 60 adım uzaklıkta kapısız bir türbe var onun temelinde 50 okka altın 5 tane tarihi kılıç var. Tabii bunu okuyan alıyor kazmayı, küreği başlıyor, türbenin temellerini kazmaya. Tarihi esermiş , şuymuş, buymuş. Temellerini yıkana kadar eşiyor.

Avrupa tarihimizi temellerinden kendi insanımıza böyle tahrip ettiriyor. Mezarlıklarımızda Sanıklı sanduka mezarlar vardı. Defineciler tarafından tuzla buz edildi.Düzmece define haritalarıyla tarihimiz kültürümüz perişan oldu. Kendi insanımızın eliyle medeniyetimizi yıktırıyorlar. Aynen Osmanlının devşirerek Hıristiyan çocuklarını Hrıstiyan’lara karşı kullandığı gibi, onlarda şimdi bizim insanlarımızı medeniyetimize tarihimize karşı kullanıyorlar.

Bu acı gerçeği görüp tarihi eserlerimizden elimizi çekelim.

Bülent TAHMAS

Not: Bu yazının tamamı Kemah Kaymakamlığı'ndan alıntıdır.

Bu haber toplam 1629 defa okunmuştur
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA