• İstanbul25 °C
  • Erzincan26 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Kemahlı Yıllar -1-

17 Aralık 2013 Salı 22:32

 

rrrrrr.jpg

 

Köyden gelip, Beyoğlu İstiklal Caddesinde babama ait çay ocağında gözlerimi açtığım zaman takvim 1979 yılını gösteriyordu. İlkokulu yaşıtlarımdan bir sene önce bitirmiştim. Henüz 11 yaşındaydım. Su kazanının üstündeki çaydanlığa uzanmak için taburenin üzerine çıkardım. Bir bardak çay için yedi kat çıkıp inmek değil de hafta sonu merdivenleri Arap sabunu ile cilalamak gerçekten sabır ve hüner gerektiriyordu. Aza kanaat edip, ömürlerini bir merdivenin altında geçirerek, helalinden kazanmayı şiar edinen hemşerilerimiz, İstanbul’da temiz, saf ve muteber insanlar olarak bilinir. Aynı zamanda birer insan sarrafı olmalarında bu çay ocaklarının büyük payı vardır. Düşünebiliyor musunuz? 10 kuruşluk çay parasını ödememek için çay bardaklarını, meşrubat şişelerini çöpe atan, evine götürmeye tenezzül eden insanları tanıyorsunuz!..  Bu yüzden akşam mesai bittiğinde boş bardak ve meşrubat şişelerini tamamlayamadığımız için babamla beraber saçımızı başımızı yolardık. Bu kadar yorucu işlerin sonunda akşamları müşterilerden okunmuş eski gazeteleri toplar satardım. Zira babamın benden başka nafakasını çıkarmakla yükümlü olduğu sekiz kardeşim daha vardı. Mahallemizdeki yumurtacı Yorgi usta bizim topladığımız gazeteleri kese kâğıdı yapar, bakkallara ve pazarcılara satardı. Bir sırtlık gazete için 2,5 lira durumuna göre 5 lira aldığımız zaman dünyalar bizim olurdu. Çünkü 5 lira demek bir günde arka arkaya iki sinema seyredip, istediğimiz kadar "Alaska dondurma" ve "patlamış mısır" yemek anlamına geliyordu. Bir gün gelip de sıkıntılı, çileli fakat küçük şeylerle mutlu olduğumuz o günleri özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi...

 

Hayal şehir İstanbul, kendisini görme fırsatı bulan herkesi olduğu gibi beni de büyülemişti. 11 yaşıma kadar hakkında neler duymamıştım ki? Ağa tarlalarından bile büyük olan denizi, üzerinde sabahtan öğlene kadar yürüyüp bitiremeyeceğimiz Boğaz köprüsü, Kız Kulesi, çarpışan arabaları, sinemaları, dondurması, gazoz’u, kolası ve adını dahi bilmediğimiz, hayal bile edemediğimiz daha neler neleri… Gerçekten de anlatılanların çoğu biraz abartılı olsa da doğruydu. Köy yeri ile kıyaslandığında burası bir rüya ülkesi idi. Fakat bunların hepsi zihnimde kısa bir zaman sonra anlamını yitirmeye başladı. Nihayetinde bir ana kuzusuydum ve hiçbir şey beni mutlu etmeye yetmiyordu. Ben bu duygularla dolup boşanırken köyden bir mektup aldık. O yıllarda mektup denince aklımıza sevgi, muhabbet, hasret, ayrılık, gurbet, sıla gibi şeyler gelirdi. Postacıya rastladığımız zaman ise, cennetten haber getiren bir melek görmüş gibi olurduk. Bugünkü gibi posta kutusuna baktığımızda; on beş günde bir gelen faturalar, kredi kartı ekstreleri, haciz varakaları, elektrik kesme ihbarnameleri görmezdik. Postacıyı gördüğümüz zaman da kaçacak delik aramazdık. Mektupta, selâm-kelâm, hal-hatır’dan sonra köyümüze bir ortaokul açıldığı yazıyordu. Bu mektup, tam da benim imdadıma yetişmişti. Planı hemen kurmuştum. Evet, okuyacağım, okumalıydım.  O günden sonra babama ikide bir okumak istediğimi, onun için de beni köye göndermesini telkin ediyordum. Aslında okul filan umurumda değildi. Anamı özlemiştim. Babam, ısrarlarıma daha fazla dayanamadı ve okulların açılacağına az bir zaman kala beni köye göndermeye razı oldu. Esasen imkânı olsa daha ilk baştan, ilkokulu bitirir bitirmez Kemah’ta bulunan Bölge okuluna gönderirdi beni. Fakat elden ne gelir? O günün şartları böyle gerektiriyordu. İlkokulu bitirdiğin zaman ver elini İstanbul…

 

Nihayet özlediğim köyüme kavuşmuştum.  Bozoğlak köyümüz Erzincan ilimize 85, Sancak Şehri Kemah ilçemize 35 km. mesafede idi. Etrafı tepelerle çevrili bir vadiye kurulmuş tipik bir Anadolu köyü. Refahiye sınırları içinde kalan Gülen Ormanları ile Fırat Nehri arasında, dört mevsimin bir arada yaşandığı doğa harikası bir yer. Arazisi engebeli olduğundan tarıma fazla elverişli değil. Bu da ekonomiyi olumsuz yönde etkileyip, bölgenin sürekli göç vermesine sebep oluyordu. Göçlerden önce uzun yıllar gurbet hayatımız oldu. Gurbetçilik bizde derin izler bırakmıştı. O yıllarda birçok arkadaşımız babasını İstanbul’a geldiği zaman tanırdı. Avrupa’ya çalışmaya giden köylülerimizin ve ailelerinin çilesi daha da bir ağırdı. Parça parça, çoğu susuz tarlalarda daha ziyade sığır ve davarları kış aylarında beslemek için arpa ve buğday ekilirdi. Köylüler kendi ihtiyacını karşılayacak miktarda, köye yakın yerlerde meyve-sebze yetiştirirdi. Geçim genellikle hayvancılık ve arıcılıkla sağlanırdı. Son yıllarda buğday, arpa yerine arazi ve iklime en uygun olan ceviz fidanı dikimine hız verildi. Sulamanın güç olduğu arazi de ağaçlık alan dere kenarları ve küçük bahçelerdir. Civardaki tepeler, bir zamanlar hayvan yemi ve yakacak olarak istifade ettiğimiz “Geven”lerle kaplıdır. Hiçbir işe yaramaz diye bildiğimiz “Geven” bitkisinin geleneksel sanatlarımızdan Ebru sanatının icrasında “Kitre” adıyla kullanılan bir ham madde olduğunu yıllar sonra öğrendim.

 

1980-81 Öğretim yılında Kemah, Bozoğlak Köyümüzün Ortaokuluna kaydım yapıldı. Bu okul, benim devremle beraber üç veya dört dönem mezun verdi ve daha sonra kapandı. Günümüzde ilkokul da bile 8-10 talebe var. Okul derken öyle günümüzdeki gibi sabah gidip öğlen gelmek, bilgisayarın başına oturup atari oynamak, televizyonda çizgi film izlemek, top koşturmak hak getire. Sabah sekizde ders başı yapar, dörtte paydos eder, gömleği kravatı çıkardığımız gibi Şikârın yolunu tutardık. Şikâr dediğimiz yer, köyümüze 5 km. uzaklıkta, Fırat kenarına yakın bir yaylamız. Yürüyerek yaklaşık bir-bir buçuk saatlik yol. İnerken kolay da o dik yokuşu çıkarken insanın imanı gevriyordu. Hele bir de hava yağışlı ise yandık!.. Ayaklarımızdaki “postal” dediğimiz kara lastik saplanırdı çamura. Ayağımızı çamur deryasından çıkarmaya çalışırken var gücümüzle abanırdık. Abanırken, biz giderdik iki metre ileriye, postal’ımız kalırdı bir metre geride. Yaylaya giderken öyle elimizi kolumuzu sallayarak gitmezdik. Azık, gaz yağı, çıra, maya gibi ihtiyaç malzemelerini de götürürdük. Yaylaya vardığımız zaman da ikindi çayı içmezdik. Ahır temizlemek, odun toplamak, yakınlardaki “Mağal” ve “Bızbız” dediğimiz pınarlardan su getirmek gibi gündelik işleri yapardık. Akşam davarlar geldiğinde kuzuları emzirir, sürüyü güden yakınımızın yemeğini hazırlardık. Köye nazaran imkânları bir hayli kıt olan yaylada bulgurdan türlü türlü yemekler yapılırdı. Aşımızda çoğu kez patates, salça hatta yağ bile bulunmazdı. Fakat büyük bir iştahla yerdik. Doyduğumuzu dahi anlamazdık. Hele bir de taş ocakta, kara demlikte, tavşankanı çayımızı keyifle yudumladığımızda günün bütün yorgunluğunu atmış olurduk. Bütün bu yorgunluğa rağmen erkenden yatılmazdı. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar oyunlar oynar, halay çeker, ay ışığı altında doyumsuz muhabbetler yapardık. Sabah namazından sonra zıpkın gibi kalkar, yine kuzuları emzirip, çobanlarıımızı yolcu ettikten sonra tekrar köyün yolunu tutardık. Çoğu kez köydeki arkadaşlarımızdan daha erken okula gittiğimizi hatırlıyorum. Üç yıl boyunca Nisan, Mayıs, Haziran aylarında yayladan köyümüzdeki okulumuza bir veya iki kez geç kalmıştım.

 

Köyden yaylaya göçümüz bayram havasında yapılırdı. Kışın iyice zayıflayan "alota" düşen davarlarımız burada biraz kendine gelirdi. Yanımızda ek olarak kuzular ve oğlaklarımız da olurdu. Çünkü bu aylar yavrulama aylarıydı. Sürümüz çoğalırdı. Bu da elbette bize ayrı bir sevinç ve heyecan verirdi. Burada 2-3 ay kaldıktan sonra Haziran aylarında tekrar köye çıkardık. Yayladan köye dönüşümüz davullu, zurnalı, halaylı daha bir şenlikli olurdu. Köyde bir müddet kaldıktan sonra Temmuz aylarında dağ yaylamıza çıkardık. Aynı heyecan ve şenlik havası orada da devam ederdi...

 

(Devam edecek)

Bu yazı toplam 1585 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA