• İstanbul15 °C
  • Erzincan3 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Kemahlı Yıllar -2-

21 Aralık 2013 Cumartesi 11:51

sultan.jpg

Her yerin yeşile boyandığı, kuzu melemeleri ile kuş cıvıltılarının birbirine karıştığı bahar aylarında efsunlu belde “Şikâr” yaylamız adeta cennetten bir köşe gibi olurdu. Pembe, mor ve beyaz karışımı kayısı çiçekleri tomur tomur açtığında etrafı tarifi mümkün olmayan bir koku sarar, uzaktan bakıldığında pamuk tarlalarını hatırlatırdı. İki heybetli dağın birleştiği boğazın bir yakasında bizim, diğer yakasında Kardere köyünün yayla evleri vardı. Köylerimiz olduğu gibi yaylalarımızda Kardere köyü ile komşu idi. Kadim zamandan beri kız almış, kız vermiş akraba olmuştuk. Bu sebeple çevremizdeki diğer köylere nazaran Kardere köyü ile daha bir içli dışlıydık. Tarlalarımızın da hatırı sayılır bir bölümü birbirinin içine girmiş durumdaydı. Bir köyün iki mahallesi gibi… Zaten daha eski zamanlarda köylerimizin isimleri Aşağı İhtik, Yukarı ihtik şeklinde idi. Yaşlılarımız hala bu isimleri kullanırlar... 

 

Yaylamız, heybetli bir dağın eteğindeki konumu, kırmızıya çalan bakır rengi kesme taşlarla örülmüş davar ahırı ve çobanlıklarıyla eski zaman medeniyetlerinden kalmış yapı topluluğunu hatırlatıyordu. Yaylada her ailenin davar miktarına göre bir ahırı birde çobanlığı bulunurdu. Çobanlıklarımız 25-30 metre kare çapında tek gözden ibaretti. Biz bu yayla evlerine “Kom” diyoruz. Kom’ların içerisinde yemek pişirmek için şömine tarzında bir ocaklık bir de tahtadan yapılmış basit ranza mutlaka bulunurdu. Yemek için kap-kacak, çaydanlık, su bidonları, süt külekleri, bakır asmalar, kazma, kürek, balta, çuval gibi alet edevatlarımızda yine bu çobanlıkların demir başları arasındaydı. Geceleri aydınlatma idare lambası ile yapılırdı. Bu lamba kapalı metal bir huniye benzer. İçinde gaz yağı vardır. Metal kabın içinden çıkan fitilin yakılması ile etrafa ışık verirdi. Işık verirdi vermesine lakin ertesi gün burunlarımız gaz isiyle dolup taşardı. Yayla evlerimizin hemen aşağısında etrafını kayısı ve badem ağaçlarının süslediği ekili alanlar vardı. Deniz seviyesi ile aynı olan bölge de tropikal iklim hâkimdi. Toprakları da alabildiğine verimliydi. "Fırat Nehri"ne kadar uzanan büyük bir alan, susuz olmasına rağmen o zamanlar ekilip biçilirdi. Günümüzde yaylamızın önünden geçip, İliç ve Kemaliye’ye kadar uzanan Nato yolu, bir zamanların meşhur "İpek Yolu" imiş. Bütün heybetiyle karşımızda duran, sıcağın en şiddetli olduğu yaz aylarında dahi tepelerinden karları hiç eksilmeyen "Munzur Dağı"nı seyretmek insanın içini ferahlatır, huzur verirdi…

 

Hafta sonu okul tatil olduğunda çobanlarımız dinlensin diye sürüleri Şikârda biz güderdik. Bu iş bize büyük keyif verirdi. Özellikle gurbet ile sıla arasında ince bir çizgi olan Fırat kenarına indiğimiz zaman dünyalar bizim olurdu. Dağları delip, yılan gibi süzülerek karşımızdan geçen "Doğu Ekspresi"nin bitmek tükenmek bilmeyen vagonlarını saymaktan usanmazdık. Tren yolcularına el sallayıp karşılık gördüğümüzde gurbetteki sevdiklerimizle ünsiyet kurar, hasret giderirdik. Zaman geçirmek için kendimize mutlaka bir uğraş bulurduk. Hiçbir şey bulamazsak Fırat’ın Erzincan’dan sürükleyerek getirdiği birikintileri karıştırır, altını üstüne getirirdik. İşimize yarayabilecek plastik kova, cam şişe, kavanoz, gaz tenekesi, plastik top, süpürge, ip ve tel, gibi malzemeleri toplardık. Bu uğraş bizim için bir eğlence idi. Zira bu malzemeler yaylaya çıktığı zaman çok kıymetli olurlardı. Sorumluluk bilinci, ev ekonomisine katkı duygusu köy yerlerinde çok erken başlıyordu. Bunu bugün daha iyi müşahede edebiliyoruz. Fırat kenarına sürülerimizi götürmemizin önemli bir sebebi daha vardı. Susuzluk…

 

 Şikâr ile Fırat nehri arasında kalan arazi kireçli topraklardan oluşuyordu. Kireçlerin arasından süzülerek gelen su soğuk olurdu fakat hafif tuzluydu. Biz buna “şorak su” derdik. Etrafta bol bol “pur” tepeleri vardı. Toprağın altından çıkardığımız “pur” tabakalarını bıçakla işler, istediğimiz şekilleri verir, üzerlerine yazılar yazardık. Daha sonraları bir madenci arkadaşımdan öğrendim, bizim pur dediğimiz taş, alçı imalatında ham madde olarak kullanılan bir madenmiş. Kim bilir farkında olmadan üzerinde gezindiğimiz daha ne cevherlerimiz vardır. "Eriç tren istasyonu"nun tam karşısında büyük bir kayanın dibinden buz gibi akan bir göze vardı ve suyu da tatlıydı. Öğlen azıklarımızı bu kayanın dibinde açar, yemeğimizi bu gözenin başında yerdik. Bohçamızda 1-2 kurutulmuş, lavaş tandır ekmeği, katık olarak çökelek, nadir olarak da tulum peyniri olurdu. Azığımız bittiğinde “koyun ekmeği” dediğimiz yerelmasına benzeyen bir yemiş, “bayır pırasası” ve “çiriş” gibi bizce meşhur bitkileri yerdik. Hele bir de şansımız yaver gidip, “menemcük” bulduğumuzda keyfimize diyecek yoktu. Odun ateşinden arta kalan közün üstünde tuzlanıp kızartıldığında mantar ve et tadını andıran bu “menemcük” kebabının tadı hala damağımdadır…

 

1983 Mayıs ayı idi. Okulların tatil olmasına yaklaşık bir ay kalmıştı. Okuldan diplomalarımız için fotoğraf istemişlerdi. Köy yerinde fotoğrafçı olmadığı için ilçeye, Kemah’a gitmemiz gerekiyordu. Her zaman olduğu gibi okul sonrası üniformalarımızı çıkarıp akşamüstü yaylamıza, Şikâr’a indik. Sabah, fotoğraf çektirmek üzere köyden gelen dolmuş minibüslere binip şehre gidecektik. Anam 15 lira harçlık vermişti. Gidiş-dönüş için minibüse 5 lira, fotoğraflar için 5 lira ve yemek parası için 5 lira. Akşam arkadaşlarla Kemah seyahatimizi konuşurken, beraber okula gittiğimiz Zühtü Payalan bir plandan bahsetmişti. Plana göre dolmuş paralarından tasarruf edip Kemah’ta leblebi, kuru üzüm, bisküvi ve plastik futbol topu alabilmek için tren yolunu tercih edecektik. Bu planın hayat bulması için sabah 5 gibi kalkıp 5 kilo metre yürüyerek saat 7’de Fırat kenarındaki “Çaşkur Tren İstasyonu"nda olmamız gerekiyordu… 

 

Uzun uzun düşündükten sonra bu zorlu planı aynen uygulamaya karar verdik. Sabah namazından sonra Zühtü Payalan ile yola koyulduk. Tren gelmeden istasyona vardık. Saat 7 sularında önce kara trenin homurtusu gelmeye başladı. Az sonra da ilerideki tünelin içinden tozu dumana katarak büyük bir ihtişamla çıkıp gelen lokomotifi heyecanla seyretmeye başladık. Bu lokomotif, Divriği-Erzincan arasında sefer yapan bir banliyö trenine aitti. Çaşkur tren istasyonunda normalde tren durmaz. Duruyor gibi yapar, yoluna devam ederdi. Biz tren daha duruyor gibi yapmadan ölümüne atlamıştık vagonlardan birine. 20-25 dakika sonra uzun uzun tünellerden geçerek Kemah’a varmışık. Saat 9’a doğru bütün dükkânlar açılmıştı. Erkenden fotoğraflarımızı çektirdik. Daha sonra meşhur "Kemah Kalesi"ne çıkıp surları, geçmiş medeniyetlerden kalan tarihi kalıntıları, kale içine oyulmuş su sarnıçlarını ve dehlizleri gezdik…

 

Anadolu-Türk mimarisinin erken dönemlerinde önemli gelişmelere sahne olan Kemah’ımızın tarihçesi yapılan arkeolojik çalışmalardan anlaşıldığına göre Milattan önce dört bin yılına kadar uzanmaktadır. 12. - 13. Yüzyıllarda bölgedeki güçlü atabeyliklerden birini kurmuş olan Mengücekler'e merkez olmuş ve onların hâkimiyetinde en parlak devirlerinden birini yaşamıştır. Mengüceklileri takiben diğer Türk Beylikleri ve Devletleri zamanında da bu çevrede bir hayli imar faaliyetlerinde bulunulmuştur. Önceleri İran’da devlet kurmuş olan Persler, Partlar ile Milattan önce 7.- 6. Yüzyıllarda Hazar Denizi ve Karadeniz’in kuzeyinden gelen Arsaklılar ve Romalılar arasında el değiştiren Kemah ve çevresi, Milattan sonraki 6. – 8. Yüzyıllarda da Bizans, Sasani ve "İslam Devletleri"nin nüfuz alanına girmiştir. Kemah’ımızın kadim zamandan beri çeşitli devletler ve Beylikler tarafından ısrarla yurtluk yapılmak istenmesinin başlıca sebeplerinden birisi de hayati öneme haiz geçiş noktası üzerindeki stratejik Kemah Kalesidir. Kale; üç yönden akarsularla çevrili, etrafı derin kayalıklarla yarılmış bir coğrafyanın ortasında, beşgen formu ve müstahkemliği ile dikkat çeker. İçerisinde orduların bile saklanacağı büyüklükte merdivenli yolları, oyukları, dehlizleri, yine gerektiğinde ordulara yetebilecek miktarda doğal su birikintileri ve sarnıçlara sahip konumuyla bu kale, tarihte hep vazgeçilmez, müstahkem bir rol üstlenmiştir. "Şanlı Malazgirt Savaşı" (1071)’nı takip eden yıllarda "Sancak Şehri Kemah"ımız ve yörenin hâkimiyeti Müslüman Türklere geçmiştir. Büyük Selçuklu hükümdarı Alp Aslan’ın arkadaşları ve kumandanları olan beylerin kurduğu Atabeylikler döneminde Anadolu’da İslamlaşma hızlanmış ve Türklerle gelen İslam düşünce-inanç sistemi ile kültür ve sanatın etkileri, bu atabeylikler vasıtasıyla yerleştirilmeye çalışılmıştır. 12. - 15. Yüzyıllarda farklı devletlerin egemenliğine giren Kemah ve bölgesi Yavuz Sultan Selim Han’ın bizzat iştirak ettiği bir kutlu kuşatmanın ardından, 15 Mayıs 1515 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetine girmiş, İslam sancağı ebediyete kadar dalgalanmak üzere kale burçlarına dikilmiştir…

 

(Devam edecek)

 

Bu yazı toplam 1520 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA