• İstanbul14 °C
  • Erzincan2 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Kemahlı Yıllar -3-

26 Aralık 2013 Perşembe 20:21

dogu.jpg

Kemah Kalesini gezdikten sonra soluğu Sultan Alparslan'ın ordu komutanlarından Ahmet Melik Mengücek Gazi'nin türbesinde aldık. Türbe dediğimiz kümbetler şehrin hemen girişinde, Fıratın karşı yakasında, Beyler Mezarlığı denen bölgede idi. Selçuklu döneminden kalan bu kümbetlere Sultan Melik türbesi de diyorduk. Büyüklerimiz Kemah’ta bir evliyanın bin yıldır çürümeden kalan cesedini efsane şeklinde hep anlatıp dururdu. Bizimde merakımızı celp ederdi. Acaba bir ceset çürümeden nasıl olurda bunca zaman çürümeden kalırdı? O zaman cesedi de sandukasını da görememiştik. Yıllar sonra öğrendim bu cesetler, Türklerin eski bir âdeti olan mumyalama sayesinde uzun yıllar bozulmadan kalabiliyormuş. Çürümeden kaldığı iddia edilen ceset Ahmet Melik Mengücek Gazi’ye ait mumyalı cesetmiş. Geçen yıl Belediye Başkanımız Hüsamettin Şanal Bey ile beraber yaptığımız ziyarette lahitin üzerindeki bezi açıp baktım ve hemen kapattım. Zira bakılacak gibi değildi. Daha sonraları Osmanlı döneminde bu anlamsız, lüzumsuz ve İslami geleneklerle uyuşmayan mumyalama âdetinden vazgeçilmiş. Yeri gelmişken Beyler mezarlığından da biraz söz edelim. Özellikle Kemah beyzadelerinden “Sağır oğulları” ailesine mensup kişilerin defnedildiği bu mezarlık, kenarları süslü sandukalarıyla, sarıklı, fesli başlıklarıyla, hanımlara ait çiçek motifli mezar taşlarıyla tipik bir Osmanlı mezarlığı görünümündedir. Mezar taşlarındaki tarihlerden anlaşıldığına göre buradaki mezarlar 18.- 19. yüzyıllara ait. Mezarlığın içinde bir parçası kalmış kitabenin formu ve yazı tarzından anlaşıldığına göre 16. yüz yıldan itibaren burası mezarlık olarak kullanılmaktadır. Hali hazırdı ayakta kalabilen mezar taşlarının yapı formu, süsleme üslubu, taş işçiliği ve içerdiği metinler bakımından diğer Osmanlı bölgelerindeki mezar taşlarıyla benzerlik göstermektedir. Taşların bazılarında ölen kişilerin kısa kimlik bilgilerinin yanı sıra şiirler de vardır. Mesela mezar taşlarının birinde şu ifadeler yer almaktadır:

 

Meskenim dağlar başı

Sahraya hacet kalmadı

İçtim ecel şerbetini

Lokman’a hacet kalmadı

Hep onuldu yarelerim

Tabibe hacet kalmadı

Hak ile hak oldum

Yeksane hacet kalmadı

 

Diğer bir mezar taşında ise şunlar yazılıdır:

 

Huve’l-Baki

Beni kıl mağfiret ey rabb-i Yezdan

Bihakk-ı arş-ı azam nur-u Kur’an

Gelip kabrim ziyaret eden ihvan

Ruhuma bir Fatiha eylesin ihsan

 

Sultan Melik’te kabir ziyaretimizi yapıp, dualarımızı ettikten sonra şehre geri döndük. Öğlen olup karnımız acıktığında Anamın amcaoğlu, Mustafa Bayat ağabeyimizin evine misafir olduk. Sabah yolculuk heyecanından doğru dürüst bir kahvaltı bile yapamamıştık. Açlıktan rengimiz sararmış, karnımız zil çalıyordu. Sofrada Kemah’ın meşhur tulum peyniri, tereyağıyla pişirilmiş köy yumurtası, kara kovan balı, koyun etinden yapılmış kavurma ve ceviz vardı. Yayladaki kıt imkânlardan sonra şehirde böyle mamur bir sofrayı görünce gözlerimiz fal taşı gibi açılmıştı. Sevincimizden mi heyecanımızdan mı bilmiyorum bir müddet yemekler bize biz yemeklere baktık. Daha sonra ev sahibinin de teşvikiyle yemeğimizi afiyetle yedik, çayımızı demlendire demlendire içtik. Yenge hanım harçlıklarımızı da verdi, bu nurlu haneden memnun ve bahtiyar bir şekilde ayrıldık…

 

Aslında çok küçük fakat bize göre çok büyük bir şehir olan Kemah'ta yapacak iş, görecek yer ne kadar da çoktu. Ne yazık ki bunlara yetecek zamanımız yoktu. Akşamın nasıl olduğunu anlamadık bile. Köyden gelen minibüsler güneşle birlikte çoktan tepeleri aşmıştı. Gelirken güle oynaya indiğimiz Çaşkur yolu, zaman ilerledikçe gözümüzü korkutmaya başlamıştı. Gecenin karanlığında, kuş uçmayan, kervan geçmeyen yerlerden, adamın üstüne üstüne gelen dağlardan aşmak bizim harcımız değildi. Peki, ama ne yapacaktık? Köy çocuğuyuz biz. Öyle kolay kolay gidip akrabalarımıza: “Biz köye dönemedik. Bu gecede burada kalsak, yarın gitsek olmaz mı?” Asla diyemezdik!.. Bu düşüncelerle Şehir meydanında bir oyana bir buyana gidip gelirken Kemah ile Şikâr yaylamız arasında bir mevkide bulunan “Yerhan Tuzlası”na kum taşıyan bir kamyoncuya rastladık. Şoför’den gideceği yere kadar bizi de götürmesini rica ettik. Bereket versin memnuniyetle kabul etti. Nihayet Yerhan Tuzlasına vardık. Kamyondan indik. Bir müddet burada dinlendik. “Evliya Çelebi”, Seyahatnamesinde Tulum Peyniri, cevizi ve bal’ı ve Çadır Bezinin yanında Kömür Çayı ve Yerhan gibi Kemah çevresinde üretilen tuzlardan övgüyle söz ederek dünyada bir eşinin bulunmadığını ifade etmektedir. Doğal kaynaktan çıkan tuzlu su küçük küçük göllere alınır burada güneş altında kurumaya bırakılırdı. Zamanla su buharlaşır, saf tuz kristalize olmuş tabaka halinde dibe çökerdi. Daha sonra tahta küreklerle toplanır, çuvallara doldurulurdu. İhtiyacı olan köylüler gelir katırlara yükler ve köylerine dönerdi. Burada üretilen tuz sadece Kemah’ın değil Şebinkarahisar’dan Sivas’a tüm bölgenin hem hayvancılık hem de sofralık tuz ihtiyacını karşılardı. Bizim zamanımızda Tekel idaresinde olan Yerhan ve Kömür Çayı Tuzlaları günümüzde özel teşebbüsler tarafından işletilmektedir…

 

Yerhan Tuzlasından hareket vakti gelmişti. Yaylamıza yaklaşık bir saatlik yol kalmıştı. Ellerimiz doluydu. Tasarruf ettiğimiz harçlıklarımızla incik boncuk yerine o zamanlar bizim için çok kıymetli olan hatta tandır ekmeğinin arasına katıklık olarak koyduğumuz, zamanımızda ise her gün yüz binlercesini çöp konteynırlarına doldurduğumuz “somun ekmeği”, salatalık, domates, helva gibi temel gıda maddeleri almıştık. Güneş battıktan nice sonra Şikâr yaylamıza ulaşmıştık. Sırtımızdaki nevalelerle ve muzaffer bir komutan edasıyla yaylaya girişimizi görmeliydiniz…

 

 

Bu yazı toplam 1895 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA