• İstanbul14 °C
  • Erzincan2 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Kemahlı Yıllar - 4

12 Şubat 2016 Cuma 14:07
yuyuyu.jpg
Kemahlı Yıllar (4)
İmkân buldukça her sene gitmeye çalışırım memleketime. Erzincan’ın Kemah kazasına bağlı Bozoğlak Köyü. Geçtiğimiz yıl Ağustos ayında nasip oldu yine gittim. Anam, babam hayatta olduğu müddetçe de gitmeyi düşünüyorum. Şu yalan dünyada en büyük lüksüm bu diyebilirim. Ağustos ayını tercih etmemin sebebi artık o vakitlerde meyve-sebzeler olgunlaşıyor. Akrabalarımızın işi gücü epey bir rahatlıyor ve sohbet etme, birlikte vakit geçirme imkânı buluyoruz. Fırat kenarına inip balık tutmanın, kara demlikte çay demlemenin, fırsatını bulabilirsek daha yukarılarda bulunan iki bin rakımlı yaylamıza çıkmanın bu mevsimlerde tadı daha bir başka oluyor. Gerçi köyümüze 500 metrelik bir mesafede bulunan Çayırbaşı’ndaki bahçemiz için bile her sene köye gitmeye değer diye düşünüyorum. Sağ olsun babam gücü yettiğince imar etmeye çalışıyor bahçeyi. Birkaç sene evvel ısrarlarımıza daha fazla dayanamayıp bahçenin tamamına ceviz dikti. Yakında meyve vermeye başlarlar. Allah hayırlı, uzun ömürler nasip etsin zaman zaman:“Yahu bunlara uyduk şu koskoca tarlayı cevizlik yaptık. Olacak şey mi bu?” diye de sesli sesli düşündüğü olur. Zira belki elli yıl ekin ekilmiş, buğday hasat edilmiş, davarın, malın istihkakı buradan çıkarılmıştı. Heyhat ki devir o devir değildi. Tarlayı sürmek için öküz yok. Traktörün araziye girmesi bir dert, çıkması ayrı bir dert! Patosunu, öğütmek için değirmenini, nakliyesini hiç hesap etmiyorum bile. Teselli olmak için cevizlerden arta kalan yerlerde domates, salatalık, fasulye, kavun, karpuz gibi sebzeler yetiştiriyor. Buna da şükür.
Gün içinde nerede olursam olayım, eve hangi saatte gelirsem geleyim mutlaka Çayırbaşı’na uğrarım. Adet haline getirmişim. Sekilerde çayırların arasında çilek ararım. Körpecik salatalık tevenklerini yoklarım. Hani tüyleri üzerinde, ortadan ikiye bölündüğü zaman etrafa tarifi mümkün olmayan koku yayan, ısırıldığı zaman dudakları buruşturan salatalıklardan bahsediyorum. Mevsimine göre elma armut, kayısı aloça, karaerik gibi meyveleri de ara sıra kolaçan ederim. Tabi kavun-karpuzların yerinde olup olmadıklarını da bu arada kontrol ettiğimiz olur. Gerçi şimdilerde pek öyle bostan tallamak, yağmalamak yok. Eskiden olurdu. Yokluk insana her şey yaptırıyor. Tabi birazda işin heyecanı var. Herkesin bir hikâyesi vardır bu bağ-bahçe haşarılıklarıyla ilgili. Bahçede hiçbir şey yapmasam dahi biraz ileride söğütlerin arasına gizlenmiş Alıskomgilin güldür güldür akan çifte oluklu gözeden bir avuç buz gibi sudan içer öyle dönerim. Yine Çayırbaşı’na uğramıştım. Dönüşte biraz nefeslenmek için Miniginbaşı dediğimiz köyün girişinde çeşmenin yanında oturuyordum. Gelip geçen arabaları seyrediyor, yoldan geçen komşularla selamlaşıyordum. Köyün yukarı bölgesinden aşağıya, benim bulunduğum yere doğru çuvalını sırtlamış bir kadın geliyordu. İyice yaklaştığında akrabalarımdan biri olduğunu anladım. Zaten köylerde herkes birbiriyle akrabadır ya bu daha da bi yakın. Selamlaştıktan sonra dedim ki:
-Hayrola teyze nereden böyle, çuvalında ne var? 
-Tezek. Tezek toplamaktan geliyorum.
-Nasıl yani, ne tezeği?
-Bas bayağı bildiğin tezek işte. Şimdi bana tezeği anlattırma. O kadar şeherli olmadığını biliyoruz. Daha düne kadar az mı topladın yakacak için? Açgollik!
-Tamam, anladım desene şu bizim tezek. Bilmez olur muyum? Kokusu hala burnumda tütüyor.
-Zaten bir tane inek kaldı. O da Ezizgilin. Onu takip ediyorum. Nerelerde otluyorsa gidip oralardan topluyorum bunları. Altın gibi kıymetli oldu anlayacağın. Bal sağımında lazım oluyor. Biliyorsun tütsü için en doğal, etkili, masrafsız ve bildiğimiz yol bu.
-Haklısın. Müsaade edersen eve kadar ben taşıyayım çuvalı bari.
-Eh olur madem çok meraklısın al biraz da sen taşı. O zaman belki tezeği bir daha unutmazsın!
Birlikte ben önde o arkamda yürüyoruz köyün içlerine doğru. Evlerine bir hayli mesafe vardı. Yürürken bir yandan da sohbet ediyoruz. Eski günlere dair. Bir zamanlar köyde 300’den fazla inek, 150’nin üzerinde öküz-katır vardı ve iki sürü halinde otlatılırdı. Otlatma için ayrıca çoban tutulmazdı. Her komşunun sırası vardı. Davar sürüleri de aynıydı. Fakat davar sürüleri daha kalabalık olduğu için 8-10 komşu bir araya gelir sıralarını öyle belirlerdi. Şimdi onlarda azaldı hepi topu 200-300 koyun ve keçi kalmıştır. Bu rakam 30 yıl önce 3.000-4000 civarındaydı.
Sığırdan davardan söz etmişken birazda o günün temel geçim kaynağı ekin ekimine, tarla sürümüne değinelim. Babam çift süreceği zaman sabah namazı ile birlikte kalkıp öküzleri otlattığım çok olmuştur. Epey sonraları babam sabanları katıra yükler çift sürülecek yere gelirdi. Orada buluşurduk. Hafta içi ise vakit kaybetmeden hemen okula dönerdim. Tatil günü ise babamın yanında kalırdım. Eğer öküzlerden biri haylazlık yaparsa bende mecburen onların önünde tarlanın bir başından öteki başına gider gelirdim. Durum normale döndükten sonra köyün yolunu tutardım. Çünkü öğlene babama azık getirmem gerekiyordu. Derken tekrar akşamüzeri öküzler salındıktan sonra akşam otlatmasına kalırdım. Bu ortamın en çok sevdiğim tarafı çift sürümü yapılıp tohum serpme işi bittikten sonra yapılan tapanlama faslıdır. Saban demirinin önüne kalın ağaçtan yapılmış bir aparat takılır tarla bununla düzeltilirdi. Tohumların üstünü örtmek için. İşte bu esnada babam beni bu aparatın-tapanın üzerine çıkarırdı, ağırlık olsun diye. Tabi biz araba sürmüş gibi olurduk. Keyfimize diyecek yoktu. Bizim eğlencelerimiz işte böyle olurdu.
Köylerde iki öküzünüz bir katırınız 40-50 davarınız varsa zengin sayılırdınız. Bazı komşuların öküzü tekti. Başka komşulardan çift yaparlardı. Tabi katırı olmayanların sayısı da az değildi. Durumu daha kötü olanlar da vardı. Tavuk beslemek bile lüks sayılırdı. Hatta anam anlatır bir komşumuzun sadece bir eşeği varmış. Nasıl olmuşsa dağa oduna gidildiğinde eşek kaza geçirip dağda kalmış. Köyde ev ahalisi bir hafta yas tutmuş. İçli içli maniler dizilmiş. Hele bir de rahmetli Cemal dedemin Kadife isimli eşeğimiz için yazdığı mani var ki o günün koşullarını gayet iyi özetler mahiyette. Manisi şöyle:
Kendirdendir kolanı,
Hiç söylemez yalanı, 
Dişime arpa değmedi,
Cemal beni alalı...
Şairin dediği gibi: "Şimdi düşünüyorum da gardaş nerden nereye"
Uzun lafın kısası köyler artık o eski köyler değil. Hayvancılık bitme noktasına gelmiş. Tarımda öyle. Köyün iç kesimlerinde birkaç bahçe ekiliyor. Onlarda zerzevat dediğimiz sebzelerden oluşuyor. Süt, yumurta, yoğurt, tereyağı gibi köye mahsus gıda maddeleri artık şehirden geliyor. Sanayi ürünü. Oysa eskiden böylemiydi? Tereyağıyla iki yumurta kırılıp pişirildiğinde kokusu üç ev öteye giderdi. Hele tandır ekmeği pişirildiği zaman o tarif edilemez taze ekmek kokusu köyün en alt başından en üst başına kadar yayılırdı. Şimdi artık lavaş tandır ekmeğimiz de yok. Ekmeğimiz şehirden geliyor diğer gıda maddeleri gibi. Allah eksikliğini vermesin. Çeşitli katkı maddeleriyle şişirilmiş süngerimsi bir şey. Oysa bırakınız köyü Kemah’tan gelen fırın ekmeğinin tadı bile bir başka olurdu eskiden. Hatta ben o dönemlere yetiştim. Tandır ekmeğinin içerisine fırın ekmeği koyar öyle yerdik. Kuzuları otlatmaya gittiğimizde eğer bir arkadaşımızın bohçasında fırın ekmeği varsa o ayrıca bir katıklık getirmezdi. Biz bu ekmeği zaten katıklık olarak bilirdik. İşte böyle sohbet edip, eskileri yâd ederek yürürken karşımıza benim gibi bir meraklı daha çıktı. Tabi o bizim Çayırbaşı'ndaki bostanı bozduğumuzu ve çuvalda da kavun, karpuz olduğunu zannediyor. Zira suyu bütün mevsimlerde eksilmeyen, etrafı söğüt ağaçlarıyla çevrili, güzellikler meşheri bahçemizin namını köyde bilmeyen yoktu.
-Hayırdır, ne taşıyorsunuz böyle çuvalla?
-Tezek.
-Ne tezeği?
-Bas bayağı tezek işte.
-Bize bari yapmayın, ben biliyorum ne var o çuvalın içinde.
-Peki, o zaman eline sok çuvala alabildiğin kadar al ne varsa. Mademki bildin senin hakkındır.
-Yahu bu tezek!
-Evet, bende öyle demiştim zaten. Bildiğin tezek.
-Köyde nereden buldunuz bu kadar tezeği?
-Neyse orasını karıştırma, boş ver. Hadi selametle...
Gülerek devam ediyoruz. Elli metre kadar ileride tekrar bir komşu önümüzü kesiyor.
-Düşmanın ömrü bu kadarmış. Payımı isterim. Adet böyledir. Göz hakkı, komşu hakkı denen bir şey var öyle değil mi?
-Evet, haklısın lakin iş bildiğin gibi değil. Bu torbanın içerisinde tezek var. İşte bu teyzemizindir. Bana inanmıyorsan ona sor.
Daha fazla üstelemedi. Zor bela ikna ettik komşumuzu ve katıla katıla gülerek evin önüne vardık. "Bu merak ne menem bir şeymiş" demeden de edemedik tabii ki...

 

Bu yazı toplam 1200 defa okunmuştur.
YORUMLAR
harika
Hasan Bağcı
Harika ve içten bir yazı... devamı mutlaka gelmeli. ..
16 Şubat 2016 Salı 23:49
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA