• İstanbul25 °C
  • Erzincan26 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Kemahlı Yıllar - 5 Düğünlerimiz

20 Şubat 2016 Cumartesi 20:39
yyy.jpg
 
Kemahlı Yıllar - 5
 
Çocukluk yıllarımda hiç unutamadığım zamanlardan biri de düğün günleridir. O kadar hoşumuza giderdi ki bu heyecanın, sevincin tarifi mümkün değil. Düğün günlerinde kuzuları otlatmak zorunda kaldığımızda olurdu. Köyden davul sesi geldiği zaman sanki beynimize çivi çakılırdı. Lakin bir yolunu bulup yine de düğünden nasiplenirdik. Bazen arkadaşlarımızla nöbetleşir, bazen de köy dışında etrafı çitle çevrili bir bahçeye kuzuları hapseder köyün yolunu tutardık. Bu aşamada ana-babamızdan gelecek her türlü meşakkati göze alır, sonucuna da katlanırdık. Analarımız biraz daha toleranslı olurdu. Fakat babalarımızı ikna etmek ne mümkün! Onlara göre köylünün oyuna oynaşa zamanı yoktu. İş her şeyden önemliydi. Bir yerde haklılardı. Kuzuların günahı neydi? Onlar da otlayacak. Aç acına duramazlardı ki! Fakat çocuk dinlermiydi? Ne olurdu sanki üç günlüğüne biz çocuklar izinli olsaydık? Senede bir defa kursağımıza girecek bir lokma kızartmayı neden bize çok görürlerdi ki? Şehirdekiler zanneder ki köylerde hep et, tulum peyniri, bal, kaymak, tereyağı yenir. Nerde o günler? Ancak bayırda bucakta bir koyunun ayağına taş değecekte, murdar olmasın diye kesilecekte, bizlerde et yiyeceğiz. Bir de kurban bayramı. Çünkü onlar köylünün sermayesi, bütün geçimleri bu hayvanların sırtından idi. Öyle keyfe keder davar kesip kavurma yapamazlardı. Tulum peyniri de öyle idi. Gül gibi göğermiş çökelek varken tulum peyniri bizim neyimize?!
 
Üç gün sürecek olan düğün, Cuma günü öğleden sonra başlardı ve Pazar günü öğleden sonra nihayete ererdi. Düğün gününden bir iki ay öncesinden hem kendi köyümüz hem de çok yakın köylerdeki komşularımıza (Kardere, Gediktepe, Dikyamaç, Seringöze) "tezkire", pusula (Davetiye) gönderilirdi. Eğer düğün daha büyük ölçekli ise (Gaze düğünü) dokuz köye tezkire gönderilirdi. Tezkireleri dağıtan haberciye çeşitli hediyeler verilirdi. Eğer komşulardan düğüne katılamayacak olan varsa yine pusulanın içerisine hediye koyularak iade edilirdi. Düğünün ikinci gününde civar köylerden yavaş yavaş davetliler de gelmeye başlardı. Gelen davetlilerin sayısına göre komşular birer ikişer kişiyi misafir ederdi. Düğün bitene kadar bütün ihtiyaçları bu hane tarafından karşılanırdı. Bir bakıma kız ve oğlan tarafı değil bütün köy halkı seferber olurdu bu hayırlı iş için.
 
Düğürçülerin (davetliler) civar köylerden gelişi tabanca seslerinden belli olurdu. Köyden iki atlı vakit kaybetmeden onları köyün yakınlarında bir yerde karşılardı. Geldiklerinden haberdar olduklarını belli etmek için onlarda ateşle karşılık verirlerdi. Bazen de bu atışlar yarışa dönerdi. Artık kimin mühimmatı dayanabilirse! Köylerde herkesin atı olmazdı. Her köyde bir iki tane bulunurdu. Olanlarda merakından beslerdi. Çünkü bunlar yük işlerinde pek kullanılmazdı. Diğer taraftan bu hayvanların otu-yemi ile dört inek beslenirdi. Bizim köyde Kırmızıgilin Sefer’in al renkli atı pek namlı idi. Allah selamet versin İskender Telli ağabeyimizde bu at’ın hakkını el hak verirdi. Gözünü budaktan esirgemez, ölümüne sürerdi atını. Minigin başında “deh” dediğini duyardık. Ondan sonrası toz duman. İki dakika sonra yazıda görünürdü. Tabi ki köy çocukları da karşılama anlarında hazır bulunurdu. Tam köyün girişinde de köyün büyükleri beklerdi. Gelen misafirleri karşılamak ve evine götürmek için.
 
Köy düğünlerine yörenin tanınmış oyuncu ve davulcuları da çağrılırlardı. Fakat bizde hem çalgıcı hem de oyuncu fazlasıyla vardı. Genellikle zurna’da rahmetli Süleyman Payalan amca (Komiser) Davul’da da yine rahmetli Gazelinoğlu Hasan Babacan amca olurdu. Çeşit çeşit oyunlarımız vardı. Büyük cevizin dibi, Behiyenin ayağında kundura, Kekliğimi vurdular, Şıro, Dello, Tanzara gibi. Oyunların büyük bir bölümü önce ağır ağır başlar, sonra gitgide hızlanırdı. Her oyunun piri vardı. Oyun sırası geldi mi mendili hemen o kişiye uzatırlardı. Bu da bir incelik değil mi? Herkesin hakkını teslim etmek. Babamın iyi oynadığı oyun “şiro” idi. Vücut dilini de iyi kullanırdı babam. Sadece iyi oyun oynamak önemli değildi. İnsanların ilgisini çekecek figürler yapmak, oyunu canlandırmak, cemiyete renk katmakta önemliydi. Pek çok büyüğümüzün kendine göre farklı meziyetleri olurdu. Komşuların düğününü şenlendirmek için bütün hünerlerini sergilerlerdi.
 
İşte bu minval üzere belirlenen bir meydanda (harman) davul zurna eşliğinde halay çekilirdi. Oyun için herkesin harmanı müsait olmazdı. Borogilin baca, yukarı mahlenin yer harmanları ve okulun önü en münasip yerlerdi. Bir saat dönüldükten sonra biraz ara verilir tekrar oyuna devam edilirdi. Namaz vakitleri, yemek zamanları hariç belli aralıklarla düğün hitamına kadar böyle devam ederdi. Geceleri de aydınlatma sağlanır oyun devam ettirilirdi. 70’li yıllarda düğünlerde silahla havaya ateş etmek bir tutku haline gelmişti. Düğünün olmazsa olmazıydı. Biz çocukların bu tabancalardan çıkan boş kovanları toplamak en büyük heyecanıydı. Barutlarını koklar, ceplerimize doldurur, hangimiz daha çok topladık diye birbirimize caka satardık. Ayrıca bizimde tenekeden mantar tabancalarımız olurdu. Düğün bitene kadar bakkalın yollarını aşındırırdık. Tabi anamızın yüreğini de! Elinde avucunda ne varsa altından girer üstünden çıkar bitirirdik. Burada şöyle bir soru sorulabilir:”Çocukların panturlarına uçkur takmanın bile lüks olduğu bir dönemde karaborsadan fahiş fiyatla para verilip alınan ve havaya sıkılan mermi israf değil mi?” Evet, israfın dibi idi fakat bunu düşünen kim? O günün insanlarına sormak lazım! Bunlarda çelişkilerimiz. Tabi günümüzde yapılan israfları görünce artık onlara da söyleyecek pek sözümüz kalmıyor.
 
Yeri gelmişken ilginç bir hususa daha değinmek istiyorum.  Zira o zamanlar bu çarkın nasıl döndüğünü bir türlü anlamazdım. Halay çekilirken zurnacı zaman zaman oyuncuların önlerine sırayla eğilir bahşiş isterdi. Durumuna göre 50-100-500 lira takılırdı kasketin kenarlarına. Biz o zamanlar bu paraların hepsinin davul ve zurnacının zannederdik. Öyle değilmiş. Zurnacı sadece %10’u nu alır ve davulcuyla paylaşırmış. Diğerlerini münasip bir zamanda sahibine iade edermiş. Onlarca insandan bilmem şu kadar para alıyorsunuz ve %90’ını tekrar geri iade ediyordunuz. Bu işlemi hatasız yapmanız için matematikçi olmanız gerekir. Fakat burada da bir art niyet veya suiistimal olduğu vaki değildir. Bu da düğün günlerinin başka bir çeşnisi idi.
 
Düğün odası ikiye ayrılırdı. Birinde büyükler, diğerinde delikanlılar toplanırdı. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbet edilirdi. Çaylar içilir, kuruyemişler yenirdi. Bu arada sağdıç damadın ayakkabılarını sıkı sıkıya takip ederdi. Ayakkabıları saklayıp bahşiş isteme âdetimizde vardı. Damadı kaçırma riski de her zaman olurdu. Bunlar hoş şeylerdi. Şehir ayakkabısı bulmakta zor o günlerde. Hatta damat elbisesi bile emanet dolaşırdı. Düğünü olan yeni evlenen birinin elbiselerini ödünç isterdi. Ne olacak san ki? Ölü elbisesi değil ya! Her şeyin borcu olurda damatlık elbisenin borcu olmaz mı?
 
Hanımlar üstü toprakla örtülü bacalardan, küçük pencerelerden birazda kaçamak yaparak erkeklerin oyunlarını seyrederdi. Erkelerle beraber oyun tutmak şöyle dursun onları seyretmek bile pek hoş karşılanmazdı. Çok yakından, erkeklerin içerisine girerek oyun seyretmek adetlerimizde yoktu. Onlarda kendi aralarında oyun oynarlardı. Fakat meydanlarda değil. Müsait olan boş evlerde veya merek dediğimiz samanlık gibi yerlerde oynarlardı. İş güç olduğu için genellikle akşamları eğlenirlerdi. Hanımların eğlencesi pek tabi farklı olurdu. Onlarda halay çekerdi fakat türkülü, manili duygulu türden havaları vardı. Mesela "Ay akşamdan ışıktır/ Yaylalar yaylalar/ Yüküm şimşir kaşıktır/ Dilo dilo yaylalar/ Komşu kızını zapteyle/ Yaylalar yaylalar/ Bizim oğlan aşıktır/ Dilo dilo yaylalar" dizeleriyle başlayan türkü favorileri idi. Bazı türküleri de kendi yöremize uydurup öyle söylerlerdi: ”Şikarın bademleri/ Beğenmem değmeleri/ Yarim mintan diktirmiş/ Ben olam dügmeleri” Damat tarafı daha sevinçli iken ana ocağından çıkacak gelin tarafının hüznü her halinden belli olurdu. Hanımların oyun oynadığı mekânlara erkekler pek uğramazdı. Henüz evlilik çağı gelmemiş12-15 yaşlarındaki gençler etrafta dolaşırdı ve onlara da kimse ses çıkarmazdı.
 
Pazar günü öğle vaktinde düğün yemeği verilir ve gelin çıkarma faslına geçilirdi. Kız evinden gelin ata bindirilirdi. Yanında ona "yengeler" (nedime) refakat ederdi. Komşulardan dileyen geline refakat eder törende yerini alırdı. Genellikle bunlar bekâr genç kızlardan oluşurdu. Herkesin bir atı veya katırı olurdu. At ve katırlar bu önemli gün için süslenirdi. Yengelerin üzerlerinde rengârenk örtüler bulunurdu. Çeşitli süslemeler, yazmalar, kıyafetler bu günler için özenle hazırlanırdı. Kız evinden bir süvari alayını hatırlatır şekilde ayrılan yengelerin yanında birer tane de erkek muhafız bulunurdu. Yengelerin binitlerinin yularlarından tutar onlarla birlikte giderlerdi. Gidilecek yerin uzaklığı veya yakınlığı önemli değildi. Bir evden çıkıp ötekisine girilmezdi. Yol bir hayli uzatılırdı. Bazen mesafe çok yakın olmasına rağmen bir kilometre yol dolaşıp öyle damat evinin önüne gelinirdi. Yol üzerinde köyün geçleri bahşiş almak için yer yer barikat oluştururdu. Biz buna “sırık tutmak” diyorduk. Gelinin duvağı beyaz benekli, al renkli bütün bir kumaştan oluşurdu. Tepeden bir huniye benzer şekilde başlar aşağı doğru genişlerdi. Gelinin yüzü tamamen kapalı olurdu. Yanında iki tane yakın akrabasından refakatçisi bulunurdu.
 
Gelin, damat evinin kapısına geldiğinde attan hemen inmezdi. Zurnacı bu esnada "gelin ağlatma" havasını çalardı. Ayrıca gelinin başından aşağı içinde bozuk paralarında bulunduğu bohçadan çerez (kıttı dökmek) serpilmesi adettendi. Damat ve sağdıç iki katlı binanın bacasına çıkar bohçayı tam gelinin başına isabet edecek şekilde boşaltırdı. Biz çocuklar gelinin duvağını kepçe haline getirir daha çok çerez ve para kapmaya çalışırdık. Ezilme pahasına da olsa gelinin, yengelerin atlarının altına girmekten çekinmezdik. Bu esnada havaya boşaltılan merminin haddi hesabı yoktu. Dersiniz ki kıyamet savaşı başladı. Program bir saatte biterdi. Ağlayan, gülen, mermi sıkan, bağıran koşuşturan her şey birbirine karışmış gibi görünürdü. Fakat bir kaza, istenmeyen hadise olmazdı. Her şeye rağmen tören düzen içinde devam ederdi. Herkes işini yapıyordu. Heyecan, coşku, mutluluk tarif edilemeyecek kadar yoğun yaşanırdı.
 
Gelin damat evine indirildikten sonra düğün yemeği faslına geçilirdi. Biz çocukların dört gözle beklediği o muhteşem an. Ne olurdu her günümüz düğün günü gibi olsaydı? Birkaç yer sofrası kurulurdu odalara. 8-10 kişilik guruplar halinde sofralara otururduk. Büyük büyük kazanlarda özel aşçılar tarafından hazırlanan yemekler genellikle aşlık dediğimiz hamur kesmesi çorba, kuru fasulye, kızartma yahni, pilav ve sütlaç’tan oluşurdu. Bazen tatlı olarak elde kesme kadayıfta yapılırdı. Bizim zamanımızda kadayıf kesme işini rahmetlik Mustafa Sevinç (Canik) amca yapardı. Daha önceleri rahmetli Cemal dedem de bu konuda mahir imiş. O zamanlar en meşhur aşçımız rahmetli Hasan Çavuş (Payalan) dayımız idi. Kuşağını sarmış, kasketini arkaya salmış, omzunda peşkiri, her zamanki gibi bir eli belinde diğer eliyle ha bire kazanı karıştırırdı. Hasan Çavuş dayımızın kazanların başındaki bu halini anlatmaya kelimeler kifayet etmez. O günün insanlarının her biri bir efsaneydi. Özellikle biz çocukların sofradaki kaşık darbelerini, o curcunayı görmeliydiniz...
 
Tabi bu anlatılanlar bir erkek çocuğun 15-16 yaşına kadar olan gözlemleridir. Malum düğünlerin ekseriyeti hanımları ilgilendiren konulardır ve bütün tertip aşamalarında onlar vardır. Pek tabidir ki bu inceliklere, derinliklere vakıf olamadık. Kız isteme söz, nişan, kına, çeyiz serme (dürü dökme) sandık götürme gibi gelişmelerin her birinin ayrı ayrı ritüeli vardı. Lakin bunları bir hanım gözüyle değerlendirmek ve anlatmak gerekir. Bizim anlattıklarımız sathi kalır. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar yokluk had safhada idi. İmkânlar alabildiğine kıttı. Fakat samimiyet, içtenlik, elbirliğiyle yardımlaşma, paylaşım vardı. Ahbaplık, dostluk, merhamet kısacası sevgi vardı. Bugün belki her şeyimiz oldu fakat mutlu değiliz. Sevgimiz, saygımız kalmadı. Örfümüzü, âdetimizi, geleneklerimizi bize dair ne varsa hepsini gönüllü olarak, kendi ellerimizle modernizmin kollarına teslim ettik. İyi ki hatıralarımız var. İyi ki torunlarımıza anlatacak bir hayat yaşamışız. Tek tesellimiz bu…

Kemahlı Yıllar-4

Kemahlı Yıllar-3

kemahlı Yıllar-2

Kemahlı Yıllar-1

Kemah'a Ağıt...

 

Bu yazı toplam 1675 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA