• İstanbul20 °C
  • Erzincan7 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Koca Mustafa Paşa’da Bir Velî: Sünbül Sinan Hazretleri

12 Ekim 2017 Perşembe 13:33

sunbul-efendi-cami.jpg

Koca Mustafa Paşa’da Bir Velî: Sünbül Sinan Hazretleri
İstanbul’umuzun tarihi ve uhrevi mekânlarını ziyaret etmeye devam ediyoruz. Bu evliyalar şehrinin önemli ziyaretgâhlarından birisi de hiç kuşkusuz Sünbül Efendi Dergâhı’dır. Kurucusuna nispetle Sünbüliyye adını alan tarikat, Halvetiyye’nin önemli bir kolu olan Cemâliyye’nin devamıdır. Sünbül Efendi Dergâhı’nın da yer aldığı Koca Mustafa Paşa Külliyesi, Fatih ilçesi dâhilinde, Koca Mustafa Paşa semtinde ve Yedikule yakınlarında yer alır. Ali Fakih Mahallesi, Koca Mustafa Paşa Caddesi üzerindedir. Bazı Bizans kalıntılarının yer aldığı bölgenin fetihten önce de dini ve tarihi açıdan önemli bir konumda olduğu kimi kaynaklarda zikredilir.
Bugünkü Sünbül Efendi Külliyesi’nin bulunduğu yerin geçmişi ile ilgili farklı farklı rivayetler vardır. Bununla beraber Bizans döneminde burada bir kilise-manastırın olduğu kesindir. Bizanslılara Hıristiyanlığı kabul ettirdiği söylenen havarilerden Hagios Andreas (Aya Andre)’a ithafen inşa ettirilmiş kilisesi olan bir manastır olduğu görüşü kuvvetlidir. İnşa tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte bu manastırdan ilk olarak VIII. asırda bahsedildiği tespit edilmiştir. Manastır’ın İmparator I. Basileios ve İmparotor VIII. Mikhael Palailogos’un zamanlarında tamir gördüğü kimi kaynaklarda zikredilir. Semavi Eyice, “Koca Mustafa Paşa Cami ve Külliyesi” isimli makalesinde, burada yer alan Ayios Andreas Manastırı ve Kilisesi’nin 1284 yılında VIII. Mikhael Palailogos’un yeğeni Protovestiarissa Theodora Raouleina tarafından yaptırıldığını zikreder. Kimi kaynaklarda mekân ismi “Kızlar Kilisesi” ve “Kızlar Manastırı” olarak da geçer. Buna göre 13. yüzyılda Prenses Theodora’nın burada inzivaya çekildiği ve öldüğünde de yine buraya defnedildiği varsayılır.
Sünbül Efendi ile anılan cami ve külliye
Bizans’tan intikal eden, fakat o sırada atıl durumda bulunan kilise, manastır ve küçük ibadet yerlerinin bir kısmının “yeniden yapılandırma” siyaseti gereğince padişah, devlet erkânı ve bazı nüfuzlu şahıslar tarafından cami ve medreseye çevrildiği biliniyor. İstanbul’un fethinden sonra bakımsız ve harap halde olan buradaki kilise de aynı minval üzere semte ismini de veren II. Bayezid’in vezir-i azamı Koca Mustafa Paşa tarafından (1489) tarihlerinde camiye çevrilmiştir. Bu caminin ismi Koca Mustafa Paşa Camii’dir. İstanbul’daki aynı adı taşıyan iki camiden birisidir. Günümüzde daha ziyade Sünbül Efendi Camii olarak bilinir. Cami zamanla yapılan ilavelerle tekke külliyesi halini almıştır.
Cami ve külliyenin Sünbül Efendi ile anılması, özdeşleşmesi Sünbül Efendi’nin burada şeyh olarak vazife almasından sonra başlar. Semavi Eyice, adı geçen makalesinde 1546 yılına aitİstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’nde Koca Mustafa Paşa Külliyesi’nin cami, medrese, imaret ve hankahtan oluştuğunu belirtilmektedir. İlerleyen zamanlarda bunlara tekke, hamam, mektep, muvakkithane, şadırvan, çeşme ve türbe gibi yapılar ilave edilerek günümüzdeki halini almıştır. Külliyenin kuzey giriş kapısının sağında Zakirbaşı odasının arkasında bulunduğu rivayet edilen imareti günümüze intikal etmemiştir. Hamamı ise yine külliyenin kuzey yönündeki revakların arka kısmında yer alan dükkânların arasında olup caddeye cephelidir. Hamam günümüzde de faaldir.
Kısa zamanda gelişen, şehrin ruhaniyetli ve önemli ziyaretgâhlarından biri haline gelen Sünbül Efendi Külliyesi, bu özelliği sayesinde Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bir mahalleye dönüşmüştür. Yakın tarihlere kadar da bu durumunu korumuştur. Eski İstanbul mahalle karakteri, Yahya Kemal Beyatlı’nın bu semtin adını verdiği bir şiirinde de tasvir edilmiştir. Yahya Kemal’in bahsekonu şiirinin bir bölümü şöyle: “Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr / Yerde bulmuş yaşayanlar da, ölenler de huzûr”
Diğer kiliseden çevrilme camilerle hiç bir benzerliği kalmamış
Külliyeyenin üç giriş kapısı bulunuyor. Koca Mustafa Paşa Caddesi yönündeki ana giriş kapısından içeri kısma giriyoruz. Kapı, üstü kemerli, kesme küfeki taşından yapılmıştır. Üzerinde Yeserizade Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmış, şair Ziver’in üç beyitlik bir parçası bulunur. Tarih beyti şöyledir: “Bu tarih- i güherfer fal- i hayrolsun ebed Ziver / Bu ra’na hânikah binayı şah-ı devrandır” Avlu kapısı, Sultan Abdülmecid tarafından (1847) yılında yaptırılmıştır. Kuzey tarafındaki ikinci kapıda da benzer bir kitabe vardır. Hattı yine Yeserizade Mustafa İzzet Efendi’ye aittir. Giriş kapısından Külliye meydanına kadar uzanan yolun her iki tarafı da tarihi mezar taşlarıyla doludur. Türbelerin etrafında da yer yer mezar taşları vardır.
Cami, Osmanlı mimarisi üslûbunda dört sütun ve fil ayağına istinad eden bir merkezi kubbe yapılarak, kuzey ve güneyden iki yarım kubbe ile desteklenmiş, dış duvarları da Osmanlı üslûbuna uygun hale getirilmiştir. Son cemaat yeri de eklenen yapı, böylece tamamen Osmanlı hüviyetine büründürülmüştür. Cami bünyesinde o kadar önemli değişiklikler yapılmıştır ki diğer kiliseden çevrilme camilerle hiç bir benzerliği kalmamıştır.
Caminin sağ tarafında yer alan tek minaresi mimari özellikleri sebebiyle kıymetli bir sanat eseri olarak gösterilir. Sağdaki kapı üzerinde Şeyhü’l-Islâm Efdalzade Seyyid Hamidüddin’e ait olduğu rivayet edilen “Mescidi üssise ale’t-takva” yazılı ve Ebced hesabıyla (895/1489) tarihini gösteren manzume ile sol taraftaki kapı üzerinde kopyası Künhü’l-ahbâr’da ve Hadîkatü’l-cevâmi’de verilen Heşt Behişt sahibi İdrîs-i Bitlisî’nin kitâbesini gözlemleyemedik. Beş küçük kubbe ile örtülmüş son cemaat yerini Şeyhülislam Veliyüddin Efendi inşa ettirmiş. Yine kimi kaynaklara göre Veliyüddin Efendi, kapının sağ tarafındaki muvakkithaneyi de yaptırmıştır. 1766 yılında meydana gelen büyük depremde hasara uğrayan cami büyük bir tamir görmüştür. Caminin son cemaat yerinin önünde birisi Sultan II. Mahmud, (1834) diğeri Sultan Abdülmecid (1847) tuğralı iki muhteşem kitabe bulunmaktadır. Bu iki kitabe de hattat Yesarizade Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmıştır.
Camiden ana giriş kapısına doğru ilerlediğimizde, sağ kolda, cenaze namazının kılındığı bölümde, kârgir, kubbeli bir türbe görürüz. Semavi Eyice, adı geçen makalesinde kitabesi bulunmayan bu türbeyi Koca Mustafa Paşa’nın kendisi için yaptırdığını zikreder. Bilindiği üzere Koca Mustafa Paşa Bursa’da idam ettirilip Pınarbaşı’nda defnedilmiştir. Nazif Öztürk, “Koca Mustafa Paşa Vakıfları ve Külliyesi” isimli makalesinde bu türbede Koca Mustafa Paşa’nın kızı Safiye Hatun’un medfun olduğunu bildirir. Tahsin Öz de İstanbul Camileri isimli eserinde bu bilgiyi teyid eder. Nazif Öztürk, adı geçen makalesinde türbedeki Safiye Hatun’un, Sümbül Sinan’ın eşi Safiye Hanım olduğuna dair rivayetlerin bulunduğunu ancak bunların doğru olmadığını ifade eder. Sefinetü’l-Evliya’nın yazarı Hüseyin Vassaf“Harem-i âlileri Safiye Hatun’un (Sünbül Efendinin muhterem zevceleri) nerede ve ne zaman irtihal eylediklerini bilen yoktur. Nereye defnedildiği de malum değildir” demektedir. Aynı konuda doğrulanamayan bir başka rivayet de Şeyhü’l-Islâm Veliyuddin Efendi’nin bu türbeyi kendisi için yaptırdığı, fakat türbede kızı Safiye Hatun’un yattığı yönündedir. Bu rivayet de doğrulanamamaktadır. En iyisini Allah bilir.
Klasik Osmanlı mimarisi tarzındaki bu türbenin önünde iki adet yeşil somaki sütundan sadaka taşı bulunur. İki adet beyaz mermer sütundan sadaka taşı da türbenin ilerisindeki hazirenin içerisinde yer alır. Aralarından birkaç metre mesafe olan bu taşlar ana yola cephelidir.
Farklı devirlerin sanat anlayışına ayna tutuyor külliyenin haziresi 
Camiden çıkışta sağ çaprazda, tarihi servi ağacı ile tekke meşrutası arasında, ilki 1529 yılında inşa edilen Sümbül Sinan Efendi Hazretleri’nin türbesi bulunur. Türbe, bugünkü görünümüne Sultan II. Mahmut zamanında yapılan onarım ve Serasker Mehmet Rıza Paşa’nın 1920 yılından önce yaptırdığı restorasyonla kavuşmuştur. Türbelerdeki kitabeler de yine hattat Yesarizade Mustafa İzzet Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Türbenin altında ve yanında Rıza Paşa ve Hekimoğlu Ali Paşa’nın büyük biraderi talik üstadı Ömer Efendi’nin mezarı mevcuttur. Ayrıca burada bir de kuyu bulunmaktadır.
Sultan II. Mahmud, Sümbül Efendi Türbesi ve diğer türbelerle Hz. Hüseyin’in (r.a.) Sükeyne (Sakine) ve Fatıma (r.a.) adındaki iki kızının kabirleri olduğu ve Hz. Cabir (r.a.) tarafından gömülerek başına dikildiği iddia edilen servi ağacının dibindeki kabirleri tamir ettirmiş, türbelere kitabeler koydurmuş, servi dibindeki iki mezar üzerine de tunç şebekeden açık bir türbe yaptırmıştır. Bu türbeye “Çifte Sultanlar Türbesi” de denir. Bahse konu ulu servi ağacı kurumuş, ancak günümüzde varlığını devam ettirmektedir. Tahsin Öz, adı geçen eserinde vaktiyle bu servi ağacında asılı vaziyette duran ve türlü efsaneler isnat edilen zincirin müzeye kaldırıldığını zikreder.
Caminin avlusunda Hacı Beşir Ağa’nın (1737) tarihli sütun şeklinde halen akan zarif bir çeşmesi vardır. Yine mermer sütundan, kuşlar için yapılmış bir kuş sulağı-çeşmesi de tarihi servi ağacının dibinde bulunmaktadır. Caminin güneybatısında yer alan medrese bir duvarla ayrılmıştır. Ayvansarâyî, o tarihlerde medresenin kırk hücreli olduğunu bildirir. Rifat Paşa Sebili’nin bitişiğinde Sünbül Efendi Dergâhı’nın şeyhlerine ait türbeler bulunmaktadır.
Koca Mustafa Paşa Külliyesi’ni meydana getiren yapılardan birisi de Sümbül Efendi Hânigâhı’dır. Külliyeye kitabeli doğu kapısından girildiğinde, sağ tarafta, cadde kenarındaki ahşap üç katlı konak, şeyhin meşruta binasıdır. Meşruta binası günümüzde bir sivil toplum kuruluşuna tahsis edilmiş durumda. İki tarafı hazire olan dar geçitten ilerlediğimizde, daha evvel kız Kur'an kursu olarak kullanılan kısım, külliyenin zaviye bölümüdür. Farklı devirlerin sanat anlayışına ayna tutan külliye haziresinde tekke şeyhleriyle birlikte pek çok tanınmış kişinin kabri bulunuyor. Bunlardan biri de üstad hattatlardan Hafız Osman Efendi’nin kabridir. Süleyman Berk, “İstanbul Açıkhava Hat Müzesi” isimli makalesinde Hattat Sâmi Efendi’nin ta’lik hocası Kıbrısîzâde İsmâil Hakkı Efendi’nin de kabrinin burada yer aldığını, Hâfız Osman Efendi’nin kabri karşısında olduğunu, Kıbrısîzâde’nin mezar taşının Sâmi Efendi’nin imzasını taşıdığını, yine bu hazîrede Sâmi Efendi imzalı bir başka mezar taşı kitabesinin bulunduğunu zikreder. Ancak restorasyon sebebiyle branda ile perdelendiğinden bahse konu mezar taşlarına temasımız mümkün olmadı.
Mekânın tekrar tarihi ve asli hüviyetine kavuşturulması bekleniyor 
17 Ağustos 1999’da meydana gelen İzmit ve Adapazarı depremi sebebiyle camide ve diğer yapılarda yer yer çatlaklar oluşmuştu. Bu minvalde Sünbül Efendi Külliyesi’nde 2014 yılı itibarıyla İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü tarafından esaslı bir restorasyon süreci başlatıldı. Külliye dahilinde bulunan hazire de restorasyon kapsamına alındı. Burada yer alan tarihi mezar taşlarının tamamı elden geçirilecek. Çalışmalar hummalı bir şekilde halen devam ediyor. Restorasyonun bilim heyetinde eserlerinden faydalandığımız M. Baha Tanman gibi tekkeler konusunda uzman isimlerin yer alması hakikaten bizleri sevindiriyor, adeta yüreğimize su serpiyor. Külliyenin birkaç yıldır ziyarete kapalı olması elbette üzüntü verici bir durum. Ancak mekânın selameti ve ortaya güzel bir eserin çıkması için de bu gecikmenin kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz. Harap vaziyette olan birimlerin ihya edilmesi, sonradan yapılan gereksiz ilavelerin ise bu restorasyon sırasında ortadan kaldırılarak mekânın tekrar tarihi ve asli hüviyetine kavuşturulması bekleniyor. Tek tesellimiz de zaten bu. Umarız bu beklentimiz boşa çıkmaz. Zira özensiz, derme çatma uygulamaları görmekten bıktık usandık. Zararı yok, biz biraz daha sabrederiz. Geç olsun ama temiz olsun!.
İstanbul’daki ilk Halvetî tekkesi
Sünbüliyye’nin kuruluş süreci, Sünbül Efendi’nin şeyhi olan, “Cemaleddin Efendi” ve “Çelebi Halife” olarak da bilinen Cemâl-i Halvetî’nin vefatından sonra başlar. II. Bayezid’in Koca Mustafa Paşa Külliyesi’ni tahsis ettiği Cemâl-i Halvetî, Halvetiyye’nin önemli temsilcilerindendir. Koca Mustafa Paşa Külliyesi, İstanbul’da ilk Halvetî tekkesi olması bakımından Halvetiyye’nin İstanbul’daki diğer bütün kollarınca tarikatın âsitânesi olarak kabul edilir.
Sünbül Sinan Efendi (1452) Merzifon doğumludur. Asıl adı Yûsuf Sinan’dır. “Sünbül” lakabı ona şeyhi Cemâl-i Halvetî tarafından verilmiştir. İlköğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gitti. Medrese tahsiline başlayarak devrin tanınmış âlimlerinden Efdalzâde Hamîdüddin’in talebesi ve ardından mülâzımı oldu. Medrese tahsili sırasında tasavvuf aleyhtarı olarak bilinen Sünbül Sinan, bir arkadaşı vasıtasıyla tanıştığı Cemâl-i Halvetî’ye intisap ederek tasavvuf yoluna girdi. Medrese öğrenimini tamamladıktan sonra bütünüyle tasavvufa yöneldi. Üç yıl süren sıkı bir eğitim ve seyrü sülûk döneminden sonra hilâfet alarak irşad göreviyle Mısır’a gönderildi. Burada üç yıl irşad faaliyetlerinde bulundu. Cemâl-i Halvetî 1494 yılında hacca gitmek üzere yola çıktığı sırada vefat edince onun vasiyeti üzerine İstanbul’a dönerek kızı Safiye Hatun’la evlendi ve Koca Mustafa Paşa Dergâhı’nda postnişin oldu.
Sünbül Efendi’nin Sünbül ismini almasının hikâyesi de var. Benzer hikâye Aziz Mahmûd Hüdâi Hazretlerine de atfedilir. Hikâye şöyle: Sünbül Efendi’nin hocası Cemâl-i Halvetî Efendi bir gün öğrencilerinden kırlara çıkıp çiçek toplayıp getirmelerini ister. Öğrencilerin hepsi birbirinden güzel çiçeklerle hocalarının huzuruna çıkar. Yusuf-i Sinan ise arkadaşlarından epey sonra solmuş, kurumak üzere olan bir sümbülle, biraz da mahcup vaziyette huzura varır. Hocası bunun hikmetini sorduğunda ise, “Hangi çiçeğe el attıysam hepsi Allah’ı zikir ve tespihle meşguldü. Onları dalından koparıp da Allah’a ülfetlerini kesmeye gönlüm elvermedi. Baktım bu zavallı sümbül dalından kopmuş, ben de bu çiçeği size getirdim” deyiverir. Bu olaydan sonra hocası ona Sünbül lakabını takar. Rivayetlere göre kim Sünbül Efendi’yi görse elinde, sarığında ve dergâhının çevresinde sünbüllerle haşır neşir olduğuna şahid olur. Böylece halk arasında da ismi nam salar. Bu sebeple sünbül çiçeği Sünbüliyye’nin sembolü olmuş, yüz yıllardır sevenleri tarafından kullanılmıştır. Tekkelerde, türbelerde hatta mezar taşlarında dahi sümbül motifine rastlamak mümkün…
Sünbüliye’nin bütün ilke ve kuralları Cemaliye’nin, dolayısıyla Halvetiye’nin aynıdır. Bu sebeple Cemaliye’nin bir kolu sayılmıştır. Bir tarikat olarak tek özelliği, Sünbül Sinan Efendi’nin coşkulu mizacından kaynaklanan bir uygulama olarak, zikir sırasında Mevlevilik’teki semaya benzer hareketlerde bulunulmasıdır. İstanbul’da oldukça yaygın bir tarikat durumuna gelen Sünbüliye’nin Kocamustafapaşa’daki merkez dergâhından başka 20 civarında tekkeye sahip olduğu bilinmektedir. Sünbüliye, Sünbül Sinan Efendi’nin vefatından sonra Merkez Efendi adıyla ünlenen halifesi Şeyh Mûsâ Muslihuddin Efendi tarafından devam ettirilmiştir.
Yavuz Sultan Selim’in yanında Sünbül Sinan
Bir kimse ile yalnız kalmak anlamına gelen halvet kelimesi, dilimizde “ıssız yerde yalnız kalma” anlamında kullanılmaktadır. Geniş anlamda halvet, büsbütün yalnız durmak, tenha yer, tenhada kalma, halvete girme, ibadet, zikir ve riyazet ile meşgul olmak üzere tenha bir hücreye kapanma, hamamın özel bölmesi manalarına gelir. Tasavvuf anlayışında halvetten gaye, tasavvufi hayata yeni başlayan kimsenin belli bir müddet hemcinslerinden ayrı kalıp, zihnini Allah düşüncesi üzerinde yoğunlaştırmasıdır. İlk tasavvuf kaynaklarında, halvetin, uzletle birlikte zikredildiğini görüyoruz. Halvet, bir tarikata ad olarak ortaya çıkmadan önce ve sonrasında hemen hemen diğer pek çok mutasavvıf tarafından uygulanmıştır. Ancak bu tarikatta bahsedilen halvet, halktan kopuk, insanlardan büsbütün uzaklaşma niteliğinde değil, halk içinde “Hak” ile birlikte olmak anlamına gelen “Halvet der Encümen” esaslı bir halvettir.
Koca Mustafa Paşa Dergâhı’nda irşad faaliyetini sürdüren Sünbül Efendi’nin cuma günleri Ayasofya ve Fâtih camilerinde vaaz verdiği, vaazların ardından dervişleriyle Halvetî devranı icra ettiği rivayet edilir. Yavuz Sultan Selim’in yaptırdığı caminin açılış merasimi sırasında vaaz etme görevini ona vermesi, onun padişah nezdindeki itibarını gösteren bir delil olarak gösterilir. II. Bayezid’in yanında Cemâl-i Halvetî, Yavuz Sultan Selim’in yanında Sünbül Sinan, Kanûnî Sultan Süleyman’ın yanında Merkez Efendi bulunmaktadır. Mustafa Aşkar, “Bir Türk Tarikatı Olarak Halvetiyyenin Tarihi Gelişimi ve Halvetiyye Silsilesinin Tahlili” isimli makalesinde Halvetiye tarikatının sadece Osmanlı padişahlarını değil, siyaset, askerlik, fikir ve sanat dünyasının önde gelen isimlerini de etkilediğini, doğrudan veya dolaylı olarak bu tarikattan feyz aldıklarını dile getirir. Hür Mahmut Yücer, “Sünbül Sinan” isimli makalesinde medrese kökenli bir müfessir ve vâiz olan Sünbül Sinan’ın bu özelliği sayesinde kendisinden sonraki postnişinlere de tesir ettiğini, pek çok Sünbülî şeyhinin selâtin camilerde kürsü şeyhliği ve vâizlik yaptığını zikreder.
Sünbüliyye’nin geniş bir coğrafyada izlerini sürmek mümkün
Sünbül Efendi, Kocaamustafapaşa’da bulunan dergâhındaki şeyhliğini ömrünün sonuna kadar sürdürdü. Zikir sırasında cezbeye kapılarak ayakta dönmeye başlaması (devran) ve müritlerinin de kendisini izlemesi çeşitli tartışmalara neden oldu. Arapça Risaletü't-Tahkikiyye ve Risâle Der Hakk-ı Zikr ü Devrân’ı, devranı savunmak amacıyla yazmıştır.Risaletü’l-Etvar isimli diğer eseri ise tarikatın ilke ve kurallarına ilişkindir. Bazı kaynaklarda Tarîkatnâme ve Risâle fî deverâni’s-sûfiyye isimli iki eseri daha zikredilir.
Anadolu’da 16. ve 17. yüzyıllarda daha ziyade Kütahya, Amasya, Manisa, Kastamonu gibi şehirlerde faaliyet gösteren Sünbüliyye’nin Balkanlar’dan Afrika’ya, Asya’dan Kafkasya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada izlerini sürmek mümkün. Mustafa Aşkar, adı geçen makalesinde bu tarikatın Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Eski Yugoslavya (bugünkü Bosna-Hersek Cumhuriyeti) ve Uzak-Doğu ülkelerinden Endenozya’da oldukça yaygın olduğunu bildirir. Hür Mahmut Yücer ise adı geçen makalesinde Dimetoka, Yanbolu, Filibe, Niğbolu, Lofça, Yenice-i Karasu, Drama, Siroz, Nevrekop, Usturumca, İnebahtı, Avlonya ve Selânik civarında Sünbülî Âsitânesi’ne ait vakıf arazilerinin varlığından söz eder. Tarikatın bu kadar geniş bir alana nüfuz etmesinde Sünbül Efendi’nin halifesi olan Merkez Efendi’nin büyük payı olmalı. Zira onun yaklaşık 500 halifesinin bulunduğu çeşitli kaynaklarda dile getirilir.
Sünbül Sinan’ın müridlerinden isteği
Hür Mahmut Yücer, Sünbüliyye tarikatında uyulması gereken bazı prensipleri de Sünbül Sinan’ınTarîkatnâme adlı risâlesinden nakleder. Buna göre Sünbül Sinan, müridlerin abdestsiz gezmemelerini, teheccüd ve evrada dikkat etmelerini, maksatlarının Allah rızası olmasını, şeyhe muhalefet etmekten kaçınmalarını, verilen görevleri yapmalarını, rüyalarını şeyhe arzetmelerini, huzurunda başka şeylerle meşgul olmamalarını, yüksek sesle konuşmamalarını ve gülmemelerini, öfkelenince susmalarını, günlük virdleri bitirmeden yatağa girmemelerini, sabah namazından işrak vaktine kadar yatmamalarını, yatsı namazından sonra ve abdest alırken dünya kelâmı etmemelerini, pazartesi ve perşembe oruçlarına devam etmelerini, cuma günü gusül abdesti almalarını, kimseden bir şey istememelerini tavsiye ve telkin eder.
Görüldüğü gibi bu tavsiyeler esasen bütün müminlerde bulunması geren hasletleri içeriyor. Bu sebeple sahih tarikatlar birer gül bahçesine benzetilmiştir. Rengi, kokusu neşvesi farklı güllerden mürekkep bir bahçedir bu. Dönemlerinin bir nevi sivil toplum kuruluşu işlevini gören, bünyesinde farklı zenginlikleri barındıran, ilim irfan meclisi bu tekkeler, Osmanlı toplum hayatının ayrılmaz bir parçasıydı. Önyargıdan ve taassuptan uzak olarak geniş çaplı araştırmalar yapıldığında bu kurumların kültür, tefekkür ve medeniyet tarihimizdeki yeri daha iyi kavranacaktır diye düşünüyoruz.
İstanbul kültüründe Sünbüli asitanesi
II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman dönemlerini idrak eden Sünbül Efendi 78 yaşındayken 1529 yılında vefat etti. Cenaze namazı Fâtih Camii’nde Kemalpaşazâde tarafından kıldırıldı ve dergâhının hazîresine defnedildi. Türbesi bilindiği üzere İstanbul’un en önemli ziyaretgâhlarından biridir. Ölümüne düşürülen pek çok tarihten ikisi şöyledir: “Canına Sümbül Sinan’ın Fatiha” (Müstakimzâde Süleyman Efendi)“Nûr ola Sünbül Sinân’ın kabri hep” (Şeyhülislâm Kemalpaşazâde)
Gülgün Uyar, Çifte Sultanlar ile ilgili bir makalesinde buradaki caminin I. Ahmet zamanından itibaren minaresinde kandil yakılan ilk cami olduğunu zikreder. Vaktiyle İstanbul’un en kıdemli âsitânesi olan Sünbülî Âsitânesi’nde her yıl on Muharrem günü aşûre pişirilip fukaraya dağıtıldığı da yine kaynaklarda yer alır. Bu gelenek günümüzde de devam ettiriliyor. Bir zamanlar kadınlar yeni doğan çocuklar için bir avuç üzüm ile bir kamış kalemi Sünbül Efendi türbesine koyarlarmış. Çocukların üzümleri yediğinde zeki, kalemle yazdıklarında ise âlim olacaklarına dair bir inanç hasıl olmuş o zamanlarda.
1900 yılında Koca Mustafapaşa, Beyçayırı Sokağında dünyaya gelen tarihçi Enver Behnan Şapolyo, hatıralarında büyükannesinin de bu âdete uyarak Sünbül Efendi’ye üzüm ve kamış kalem götürdüğünü ve yazıya o kamış kalemle başladığını yazar. Şapolyo, kalemi hayat boyu elinden bırakmayışını Sünbül Efendi’nin ruhaniyetine bağlar. Feyizlerinden yararlanmak için hattatların kalemlerini devrin namlı hattatlarından Şeyh Hamdullah’ın Karacaahmet’teki kabrine gömdüklerine ve bir müddet sonra çıkarıp bu kalemle yazı yazdıklarına daha önceleri bir yazımızda değinmiştik.
Okumak, yazmak, âlim olmak veya âlim yetiştirmeyi murad etmek fevkalade bir düşünce. Ameller niyetlere göredir. Niyet halis olunca, Allah vesileler yaratıp bereketini de ihsan ediyor. Elverir ki bu talep ve temenni türbe ile sınırlı kalmasın. Çocuğa gerekli eğitim koşulları oluşturulsun ve süreç sonuna kadar, aynı kararlılıkla devam ettirilsin.
Sünbül Efendi Dergahı da tıpkı, Merkez Efendi, Yahya Efendi ve Aziz Mahmud Hüdai dergâhları gibi yüzyıllardır insanımıza bir sığınma, arınma ve nefes alma mekânı oldu. Zira nice incelik ve güzellik bu medeniyet üniversitelerinin sinesinde saklıdır. Bu hazineleri keşfetmek, feyizlerinden faydalanmak birazda nasip işi öyle değil mi? Ya nasip!
 
Not: Bu yazımız www.dunyabizim.com sitesinde de yayımlanmıştır.

 

Bu yazı toplam 80 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA