• İstanbul18 °C
  • Erzincan11 °C

Recep Babacan / www.kemahtarihi.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Recep Babacan / www.kemahtarihi.com

Medeniyet mi dediniz?

07 Aralık 2016 Çarşamba 15:32

Osmanlı evi dediklerinde durmak lazım. Hele Osmanlı kadını ifadesi beni hep benden alır. Düşünsenize yağmur yağdığında insanlar sokaklarda ıslanmasın diye evlerinin mimarisini özellikle cumbalı yapan insanlarımız yaşadı bu topraklar üzerinde.

Kapı çalma usulünün bir âdeti olduğu günlerimiz vardı bizim.
Önce kanatlı bir kapının büyükçe olmayan tokmağını tutar ve çalardınız. Sonra içeriden size izin verilirse evin avlusuna geçerdiniz. Evin arka ve yan taraflarını çevreleyen kiminin yazlık, kiminin kışık bahçelerinin olduğu mekândan yürür ve asıl görüşme mekânına alınırdınız. Zengin ailelerin oturduğu büyük konaklarda bu mekânın ortasında genellikle bir havuz olurdu. Duvarında ise bir selsebil bulunurdu. Yükseldikçe yükselen oda kapıları, büyük dolaplar Osmanlı evlerinin vazgeçilmezi idi. 

Bu büyük konaklara girdiğinizde önünden geçtiğiniz bahçenin yanıbaşında reyhan ve sümbüller bulunur ve bu çiçeklerin bakımını evin hanımı yapar ama eve girmeden önce geçtiğiniz bahçedeki ağaçların, çiçeklerin ve bilhassa güllerin bakımı tamamen evin beyine ait olurdu.

Metnin bu kısmında size üç tane çiçek ismi verdim. 
Sümbül
Reyhan
Gül.
Peki neden?
Osmanlı araştırmalarımda hep dikkat etmişimdir. Evlerin içinde hep bu üç çiçek bulunuyordu. Sebebi ise gayet açıktı.
Osmanlı insanı Reyhanı Koklayarak Hz. Allah(cc)’a şükrünü, Sümbüle bakarak Ölümü ve Gül’e bakarak Hz. Peygamber (sav)’i tefekkür ettikleri için.
Kış bitip bahar ayı girdiğinde evlere reyhan alınırdı.  Tıbbi açıdan faydaları her geçen gün yenilenen bu bitkinin mucizevi bir özelliği var. Kokladığınızda dahi öksürük ve nezleye iyi geliyor. Sesinizi duyar gibiyim. Muhakkak Osmanlı bunu biliyor diyenleriniz olacaktır. Belki de doğru söylüyorsunuz ama asıl neden bence bu değildi.  

Reyhan o mis gibi kokusuyla buram buram kokmaya başladığında şöyle yavaşça avucunun içinde reyhanı mesh eder, sonra avucunu burnuna yaklaştırıp keskin kokuyu elinde duymaya başladığında eskilerden öğrendikleri bir cümleyi gayri-ihtiyari tekrarlarlar:
“Bizi bu sene de Reyhan’a ulaştıran Rabb’e şükürler olsun…”
İfadenin derinliğine bakarmısınız? 
Soruyorum kendime şimdi. Yüksek miktarlar ödeyerek kokular satın alan modern insanlar acaba duyduğu güzel kokular için şükrederler mi? Yoksa şükretmek aklına gelmez mi? İstediğiniz kokuyu alın hiçbiri Reyhan’ın masumiyetine ve doğallığına ulaşamaz.
Bir zamanlar bu milletin içinde Reyhan’ın kokusunda şükrü hatırlayan ve hatırlatan güzel insanlarımız vardı.
Bir diğer çiçek ise sümbül. 
Ama öylesine sümbül değil
Osmanlı sümbülü.
Eskiden Osmanlı sümbülleri de vardı.
Şimdi de Sümbül var.
Tıpkı modern insan gibi kokusuz ve köksüz…

Bilmem hala öyle insanlarımız var mı ama Osmanlı zamanında sümbül her bahar alınıp saksıya dikilmezdi. Evin hanımı sümbül soğanını bir kez alıp saksıya diker ve ertesi yıl tekrar almazdı. Şimdikiler gibi kısırlaştırılmış soğanlardan yetiştirilmezdi.

Osmanlı’nın Sümbül’ü aynı soğandan yetişirdi. Ömrü kısa sümbül 20 gün sonra ölürdü. Evin hanımı o Sümbül’ü alıp evin bir köşesinde muhafaza eder ve ertesi bahar sulamaya başlayınca yeniden Sümbül verirdi. 

Oysa Osmanlı sümbülleri çok güzel kokar. Ve her bahar tekrar tekrar alınıp saksıya dikilmezmiş. Zira evin hanımefendisi sümbül soğanını bir kez alıp saksıya diktikten sonra, ertesi yıl tekrar almasına gerek kalmazmış. Yani şimdikiler gibi kısırlaştırılmış soğanlardan yetiştirilmezmiş.

Her tavrı bir ders olan Osmanlı Sümbül’e bakan tefekkür sahibi, kör gözlere:
“Çürümüş kemikleri yeniden nasıl diriltecek mi diyorsun, bak ben bu sümbülü geçen sene öldüğü andan itibaren hiç sulamadım. Tıpkı toprağın içindeki ölü beden gibi idi ölü Sümbül soğanı. Ama bak işte vakti saati gelince yeniden topraktan çıkıverdi. İşte seni de o Sümbül’ü dirilttiği gibi diriltecek.” dermiş.

Gelelim Gül’e…
Necati Beg’in güzel bir sözü var diyor ki üstad;
Yılda bir kerre menâr-i sâhdan dîdâr gül, / Gösterir nite ki nûr-i Ahmed-i Muhtâr gül.

Bizim kültürümüz sembolcü kültürdür. Atalarımız daha Orta Asya'dayken belirli eşyaları, cisimleri ve şekilleri belirli manalara sembol yapmışlardır. Mesela, "ok" Allah'a bağlılığın, "yay" da bu bağlılığın cihana yayılmasının sembolüydü. Keza davulun, tuğun devlet babında değişik anlamları vardı.

İslam'ı kabulden sonra da devam eden bu sembolcü gelenek, Peygamber Efendimiz (sav)'e de  bir sembol bulmakta gecikmemiş ve O'na (sav) GÜL sembolünü layık görmüştür. Kültürümüzde gül, Peygamberimiz (sav)'in, Peygamberimize (sav) duyulan muhabbetin sembolüdür.

Resûlullah’ın hoş kokusunu Gül kokusuna benzetmek sanırım ilk olarak Mevlana’nın, sonraki yüzyıllarda da Süleyman Çelebi’nin işi,
Aslında ashâb Resûlullah’ın bu hoş kokusunu Gül’e benzetmedi. Zira Hz. Ömer ‘misk gibi’ koktuğunu Hz. Âişe ve Hz. Ali ‘miskten daha hoş bir koku’ olduğunu Muaz bin Cebel ‘misk veya anber’ Enes bin Mâlik ise özellikle İsra Gecesi’nden sonra ‘damat kokusu hatta ondan da hoş bir koku’ olduğunu ifade etmiştir.

Osmanlı aslında şunu söylüyordu, verilen mesaj doğru algılanmalıdır: “Bak! Senin duyabildiğin en güzel koku bu gülün kokusu ya… İşte bil ki Resûllulah ondan da güzel kokardı. Bu koku seni mest etmesin. Resûlullah’ı hatırla, O’na Salâvat getir.” İşte bu yüzden Gül’ü koklarken Salâvat getirmeyene, yani Resûlullah’ı yâd etmeyene ‘kaba – ham adam’ nazarı ile bakılırdı.
Evvel demiştik ya bahçedeki çiçeklerin bakımı konaktaki beyefendiye aitti diye. Gül mevsimi gelince beyefendi ve hanımefendi seher vaktinde namazdan hemen sonra bahçeye inerler, Gül koklayıp Salavat getirirlermiş. 
Metnin başından beri vurgulamaya çalıştığım şey Osmanlı’nın sisteminin büyük bir çark gibi durmadan işletilmesidir. Bahçeden koparılan Gül’ün bile koklanmasının bir usulü vardır Osmanlı’da.

Gül kokusu en çok seher vaktinde zirveye çıkar. Seher vakti eğer bahçenizde Gül var ise, bahçeye indiğinizde önce Gül dalının üzerindeki çiğ damlalarını hafifçe silkelermişsiniz. Bu kokunun daha yoğun çıkmasını sağlarmış. Eğer gül dalını kopardı iseniz, o zaman Gül’ü baş aşağı tutar, hafifçe sallar sonra burnunuza yaklaştırır o güzel kokuyu içinize çektikten sonra mest halde iken Salâvat getirirmişsiniz.

Nihat Sami Banarlı’nın Türkçenin sırları isimli kitabında Gül ismine özellikle dikkat çekiyor ve diyor ki, “ Bir köye gitmiştim, kızların adı hep Gül ile başlıyordu. Kızı çağırdım ve dedim ki kızım senin adın nedir? Güldane dedi. Yaşı yirmi civarında olan bu genç kıza Gül isminin neden köydeki tüm kızların isminin önünde olduğunu sordum. Verdiği cevap çok manidardı.
Gül Peygamberimizin remzidir. Gül ile başlamamız O’nu her daim hatırlamamızı sağlıyor”

Gül’ü eline aldığında salavat getirenler, değil adının anıldığı yerde Salâvat getirmeyi adının anılması ihtimali olmayan bir çiçeğin yanında Salâvat’ı hatırlatanlar sizler ne eli öpülesi insanlarmışsınız.

Bu yazı toplam 318 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
KÖYLERİMİZDEN HABERLER
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA