• İstanbul25 °C
  • Erzincan26 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Medeniyette zirve Selçuklu ve Osmanlı...

29 Eylül 2014 Pazartesi 20:54
hayrerrin-nuhoglu-1.jpg
 
Hayrettin Nuhoğlu ile söyleşi…
 
1979 yılında babam Fevzi Sevim’e ait Beyoğlu İstiklal Caddesindeki çay ocağında çıraklık yaparken tanıdım Hayrettin Nuhoğlu ağabeyi. O gün bu gündür dostluğumuz devam ediyor. O yıllarda bir inşaat firması vardı. Bürosu da Beyoğlu’nda idi. Çay getirip götürürken zaman zaman sohbet ederdik. 12-13 yaşlarındaydım fakat Hayrettin ağabey sağ olsun bizi büyük bir adam gibi dinlerdi. Değer verir, bazı öğütlerde bulunurdu. Tabii ki ufkumuzu genişleten hala faydasını gördüğümüz nasihatlerdi bunlar. Yıllar geçti fakat irtibatımız hiç kopmadı. Süleymaniye Külliyesi içerisinde yer alan ve bir zamanlar imaret olarak vazife yapan Daruzziyafe, kültürün, sanatın, edebiyatın kalbi sayılan Babıâli’ye çok yakın mesafede olduğu için hiç olmazsa iki ayda bir bu müstesna mekâna uğrarım. Hasbıhal yaparız bize dair konular üzerine. Engin birikimlerinden bugün dahi, istifade ediyorum.  Dertlerimiz aynı. Medeniyet, yeniden büyük medeniyetin inşası… İstedim ki Türkiye’miz için gerçek bir değer olan Hayrettin Nuhoğlu ağabeyle yaptığımız sohbetlerden dostlarımızda müstefid olsun. Bu sebeple kendisiyle küçük bir söyleşi gerçekleştirdik. Kültüre, sanata, edebiyata, şehre kısacası medeniyetimize dair…
 
Efendim, mesleki, sosyal, kültürel, eğitim, spor ve yöresel birçok dernek ve vakıfta kurucu ve yönetici olarak görev aldınız. Sivil toplum kuruluşlarının önemini, değerini her fırsatta dile getiren biri olarak Vakıf medeniyeti hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?
 
Vakıf, maddi imkânların, bilginin ve emeğin karşılık beklemeden sadece Allah rızası için kullanılmasıdır. Bu, başta insanlar olmak üzere bütün canlı varlıkları ve Allahın yarattığı güzellikleri ve nizamı korumak için olur. Tarih boyunca yeryüzünün gördüğü en yüksek medeniyetlerin başında Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri gelir. Bu iki medeniyete aynı zamanda vakıf medeniyetleri denebilir, çünkü sağlık, eğitim ve çevre gibi birçok konuda vakıf kuruluşları vardır.  Türk – İslam düşünce sistemindeki bu anlayış bizde yozlaşmaya ve yok olmaya giderken batı bu anlayışla hareket etmeye başlamıştır.  Bugün gelişmiş ülkelerdeki sağlık ve eğitim kuruluşlarının pek çoğunun arkasında vakıfları görmek mümkündür. 20. yüzyılın sonlarına doğru vakıfların önemi yeniden anlaşılmaya başlamış olsa da bu anlayış son yıllarda kurucularına menfaat sağlamaya dönük vakıfların kurulmasıyla çok kötü bir istikamete doğru gitme eğilimindedir. Atalarımızın geçmişte kurduğu vakıflardan bazılarını örnek olması açısından hatırlatmayı faydalı bulmaktayım. Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı, Çeşme Tamir Ettiren Vakfı, Şehir Estetiğini Koruyan Vakıf, Yol Güvenliğini Sağlayan Vakıf, Kitapları Tamir Eden Vakıf , İflas Eden Tüccarlara Yardım Eden Vakıf…
 
Yaklaşık 50 senedir İstanbul'un havasını soluyorsunuz. Şehrin yaşadığı dönüşümleri de yaşamış birisi olarak, bugün İstanbul sizin için nasıl bir anlam dünyasını haiz?
 
İstanbul Türk – İslam medeniyetinin zirvesidir. Medeniyetin bütün unsurlarını mimariden mûsikîye, mutfaktan giyim kuşama, bayram adetlerinden cenaze merasimlerine, selamlaşmadan sohbet adabına ve daha birçok kültür değerini barındırır.  Halkın inancı gereği bir sükûnet ve ahenk vardır. Dolayısıyla huzur vardır. Sevinçler ve acılar dengeli paylaşılmıştır. 48 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Ümitlerimi korumakla birlikte üzüntülerim her geçen yıl artmaktadır, çünkü ahenk bozulmuştur. Yaşamak zorlaşmıştır. Şehrin dokusu ve hayat tarzı sadece para kazanmaya, daha çok kazanmaya göre kurgulanmaktadır. Batı’nın vahşi bireycilik anlayışı hazmettirilmektedir. İstanbul’un bu hale gelmesine şehri yönetenler sebep olmuştur. Yaşayanların suskun kalmaları, ufak şahsi menfaatler uğruna destek vermeleri bu sonucu doğurmuştur.
 
Sinan harikası-hatırası Süleymaniye Külliyesi içerisinde yer alan ecdat yadigârı imarette çeyrek asrı aşan bir süredir işletmecilik yapıyorsunuz. Daruzziyafe de bir anlamda Osmanlı mutfak ve damak zevkini dünyaya tanıtıyorsunuz. Bu minvalde neler söylemek istersiniz?
 
Dârüzziyâfe, ziyafet kapısı, ziyafet yeri anlamında dilimize Arapçadan girmiş güzel bir kelimedir. Bu mekân 1552’den itibaren önceleri imaret olarak kullanılmıştır. Dârüzziyâfe adını ne zaman aldığı kesin olarak tespit edilememiştir. 1913 yılına kadar bu adla kullanıldıktan sonra bu mekân Türk – İslam eserleri müzesine dönüştürülmüştür. Müze 1983’te Sultanahmet’teki yerine taşınınca bir süre boş kaldıktan sonra 1991 yılında tarihteki adıyla yeniden hizmete sokulmuştur. Burada yerli yabancı misafirlere Türk mutfağının lezzetleri sunulmaktadır. Osmanlı mutfak ve damak zevki Türk mutfağının bir dönemini kapsar. Atalarımız asırlar boyu çok geniş bir coğrafyada, çok değişik kültürlerle bu arada değişik yemeklerle tanışmıştır. Üç kıtada birçok millete ait güzel olan her şeyi görmüş kendilerine uygun olanları almış, geliştirmiş ve yaşatmıştır. İslamla tanıştıktan sonra da mutfak ve sofra çok zenginleşmiştir. Sofra adeta sanata dönüşmüştür.
 
Darüzziyafe bağlamında şunu da sormak isteriz: Tarihi eserlerin restorasyonu, korunması ve aslına uygun bir şekilde geleceğe taşınması noktasında bugüne kadar yapılanları yeterli buluyor musunuz? Daha neler yapılması gerekiyor?
 
Tarihi eserlerin restorasyonu, korunması ve geleceğe taşınması milli bir görevdir. Kırık bir çini parçasına bile sahip çıkılmasının önemi Türk çocuklarının hafızalarına işlenmeden bu coğrafyada ilelebet hür ve mutlu yaşamanın mümkün olamayacağı iyi anlaşılmalıdır. Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin mirasçılarıyız diyorsak bize miras bırakılan bütün kültür değerlerimize o şuurla sahip çıkmalıyız. Son yıllarda tarihi eserlere karşı ilgi artmıştır. Birçok eser de onarılmıştır. Bu devam etmelidir, ancak iki hususa dikkat çekmek istiyorum. Birincisi aslına uygunluktur ki bu hassas olmayı ve inceliği gerektirir. Hiçbir nokta ihmal edilmemelidir. İkincisi de bu onarımlar vurgun amaçlı olmamalıdır. Bildiğim ve gördüğüm bazı hususlardan dolayı büyük üzüntü duymaktayım.
 
Türk dünyası ile yakından ilgileniyorsunuz. Yazılar kaleme alarak, toplantılara, panellere katılıp sohbet ederek soydaşlarımızın dertleriyle dertlenip, yaralarına merhem olmaya çalışıyorsunuz. Geldiğimiz nokta Türk Cumhuriyetleriyle özellikle de Doğu Türkistan ve sınırımızın öteki ucundaki Türkmen kardeşlerimizle aramızdaki münasebetleri yeterli buluyor musunuz?
 
Türk Dünyası geniş bir coğrafyada yaklaşık 300 milyon insanı kapsar. Bağımsız Türk Devletleri yanında Çin esaretindeki Doğu Türkistan ve komşularımız Irak ve Suriye’deki Türkmen kardeşlerimiz gibi Balkanlarda, Kafkaslarda, Karadeniz’in kuzeyinde, Rusya Federasyonunun birçok bölgesinde, İran, Afganistan, Tacikistan gibi ülkelerde büyük oranlarda, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ise küçük oranlarda Türk soylu insanlar yaşamaktadır. Dârüzziyâfe konumu itibari ile soydaşlarımızdan İstanbul’a gelenlerin uğradıkları mekânlardan birisidir. Türkiye içinden gelenler kadar yurt dışından gelenlerin de buluşma yeridir. Gagauz ressam Mete Bey ile Kosovalı ressam Ethem Baymak, Bakülü Sümerolog Atakişi Kasımov ile Gilanlı televizyoncu Hayrettin GAŞ bu mekânda buluşup hasret gidermişlerdir. Ortak tarafımız güzel Türkçemizdir, kültürümüzdür, ülkülerimizdir. Kısaca dünyaya aynı pencereden bakışımızdır. Bugün kavuştuğumuz bu imkânların değerini çok iyi anlamalıyız. Fırsatı çok verimli değerlendirmeliyiz. Kültür bağlarımızı daha da sağlamlaştırmalıyız. Bu açıdan bakıldığında yapılanları yeterli bulmadığımı söylemeliyim. Hala Suriye’de ve Irak’ta milyonarca soydaşımızın yaşadığını ve onların da haklarını savunmamız gerektiğini, Çin esaretindeki soydaşlarımızın zulüm gördüğünü, hatta katledildiklerini söylemekten kaçınıldığını görmek bizleri üzmektedir. 
 
Dilaver Cebeci ağabeyle yaklaşık 30 yıla varan bir dostluğunuzun olduğunu biliyoruz. Son nefesine kadar yanında olan vefalı bir dostu olarak rahmetli Cebeci ağabeyle birçok hatıranız olmalı. Bizimle paylaşır mısınız?
 
Merhum Dilaver Cebeci ile dostluğun ötesinde kardeşlik ilişkimiz vardı. Yurt içinde ve yurt dışında sayısız seyahatimiz oldu. Her birinde bazen büyük sevinçler, heyecanlar bazen de üzüntüler yaşadık. Hepsi de soydaşlarımızla veya Türk Milletine ait izlerle ilgili olmuştur. Dilaver Cebeci en örnek “Müslüman Türk” kimliğini ortaya koymuştur. Hem yaşayarak hem de yazarak. Türk Fütuhat harekâtının öncüleri alperenler, evliyalar genellikle tepe denilecek yerlerde yatmaktadır.  Fatiha okumadan hiçbirini geçmedik. Merhum her defasında beni de dağlara gömün demekteydi, hatta Medine isimli şiirinde bunu ifade etmişti. Ailesi ve biz yakınları cenaze telaşıyla unutarak Karacaahmet’i uygun görmüştük, ama orada yer bulamayınca mezarlık olarak yeni açılan Çengelköy’de yer olduğu söylendi. Oğlu Çağrı ve damadı Selim gidip yeri aldılar. Orası bir tepe, hem de İstanbul’un güzelliklerini gören bir tepe. Şu an orada hem de çok sevdiği Al bayrağımızın gölgesinde huzur içinde yatmaktadır.
 
Ehli hünerin genellikle yaşarken kıymeti bilinmiyor. Kültür, sanat, fikir ve edebiyat adamları garip bir şekilde aramızdan ayrılıyor. Geride kalan eşi ve çocukları çoğu zaman ekonomik anlamda sıkıntılar çekiyor. Ne yazık ki bir elin parmak sayısı kadar himmet ehli bu konulara karşı duyarlı… Bu yaramızı nasıl tedavi edebiliriz? Meslek birlikleri, vakıf ve dernekler bu minvalde neler yapılabilir?
 
Bu çok hassas, aynı zamanda çok önemli bir konudur. Hayatta iken kıymetini bilmediklerimizi sonradan anlamaya çalışıyoruz. Hak etmedikleri halde sadece millî değerlerimize önem vermeyen, hatta karşı çıkan birçok yazar ve sanatçı baş tacı edilirken, sefa içinde yaşarken Dilaver Cebeci gibi birçok milli yazar, şair ve sanatçı zorluklar içinde hayatlarını sürdürmüştür. Hayattan göç ettikten sonra geriye kalan aile mensuplarına sahip çıkmak, ilgilenmek bir görevdir, ama daha önemlisi o insanlar hayatta iken sahip çıkmaktır. Duyarlı her Türk insanı bu duygulara sahip olmalıdır. Gerekirse bunun için vakıflar kurulmalıdır. Bu anlamda merhum Dilaver Cebeci’ye Türk – Eğitim Sen sendikası sahip çıkmıştır. Her yıl gelişerek devam edecek olan anma toplantıları, adına açılan yarışmalarla devam edecektir. 2015 Mayıs ayının 28 inde 3. sü yapılacak olan bu toplantıların Türkiye çapında olmasını ve Türk gençlerinin de “ Mavi Boncuk Takışına Ölürüm” ün ne demek olduğunu anlamasını umuyoruz.
 
Efendim, vakit ayırıp bizi dinlediniz. Çok samimi ve manidar cevaplar verdiniz. Müstefid olduk. Kalbi teşekkürlerimizi sunuyoruz… 
 

Not:Bu yazımız, www.dunyabizim.com sitesinde de yayımlanmıştır...

Bu yazı toplam 1180 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA