• İstanbul23 °C
  • Erzincan27 °C

Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nidayi Sevim / www.kemahlilar.com

Mezar taşları bize ne söyler?

05 Aralık 2014 Cuma 18:56

burma-sarikli-mezar-tasi.jpg

Osmanlı Mezar Taşlarında Başlıklar, Semboller, Şekiller ve Motifler…
 
İslami geleneklere göre heykelcilik hoş karşılanmaz. Dedelerimiz bu alandaki maharetlerini adeta mezar taşlarında göstermiş. Gelenekli sanatımızın birçok nadide örneği asırlardır açık hava müzesi niteliğindeki tarihi mezarlıklarımızda sergidedir. Bin yıllık bir medeniyetin birikimini, hissiyatını bütün ihtişamıyla mezar taşlarında gözlemlemek mümkün. Mezar taşlarımız üzerine ehli tarafından çok veciz, çok tesirli sözler söylenmiş. Mesela Üstad Yahya Kemal Beyatlı:“Hiç bir şiir bir mezar taşı kadar milli olamaz. Çünkü onda el emeği, göz nuru, sanat vardır ve onlar bize bizi anlatır.” der. Yine ünlü edebiyatçılarımızdan rahmetli Nihad Sami Banarlı bu gerçeği şöyle ifade eder:“Eğer bir medeniyetin ihtişamını hâlâ görmek istiyorsanız, Eyüp Sultan mezarlıklarına ve mezar taşlarına bir göz atınız.” Fazıl İsmail Ayanoğlu hocamız ise “Faraza mevcut görkemli sanat şaheserlerimiz olmasa bile, yani camiler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar olmasa bile, mezar taşlarımız bu milleti medeniyet göklerine çıkarmaya kâfidir.” diyerek bu tarihi değerlerimize göz çevirmemizin önemine işaret buyurmuşlardır.
 
Gerçektende tarihi araştırmaların temelini oluşturan tarihi mezarlıklarımız ve mezar taşları; kültürel, sosyal, siyasi, askeri-stratejik ve daha birçok açıdan bize hayati öneme haiz veriler sunar. Aklıselim birçok tarihçi “mezar taşları okunmadan yazılan tarihin eksik kalacağı” hususunda fikir birliği içindedir. Türk dili ve edebiyatının önemli kaynaklarından birini oluşturan mezar taşı kitabeleri, nazım ve nesir ifadeleri ile edebiyat tarihimizin ulaşılamamış hazinesi durumundadır. Bu gerçeği kabul etmeyen edebiyatçı hemen hemen yok gibidir. Çünkü mezar taşı kitabeleri döneminin dil ve ifade özelliklerini özgün bir şekilde yansıttığından edebiyat tarihini doğru tespit etmemize yardımcı olurlar. Şehirlerin yapılanması, değişim süreçleri, afetler, salgın hastalıklar, bazı coğrafi isimler, toplumların sosyolojik yapısı, meslek, sanat ve zanaatlarımız ile bunları icra eden, âlimler, şairler, devlet ricali için bazen sadece mezar taşlarını örnek gösterebiliyoruz. Sosyoloji, antropoloji, tıp ve tasavvuf tarihi alanlarında da istifade edilen mezar taşlarında etnografya ve müzeciliğin önemli bir konusu olan tarihi kıyafetler gerçekçi bir biçimde temsil edilmiştir. Biz bu yazımızda mezar taşlarındaki başlıklar, semboller, şekiller ve motiflere değineceğiz. Esasen mezar taşlarının dilini çözmek için uzman, sanat tarihçisi, sosyolog veya edebiyat tarihçisi olmaya gerek yok. Biraz yakından bakıldığında onlar zaten kendilerini fark ettiriyor. Ecdadımız başımıza gelecekleri ön görmüş olmalı ki mezar taşlarında yazılardan olduğu kadar görsel öğelerden de mümkün olduğunca yararlanma yoluna gitmişler.
 
Mezar taşları sade olduğu gibi çok süslü ve görkemli de olabilmektedir. Mezarda yatan kişinin sosyal hayattaki konumu, ekonomik durumu mezar taşına yansımaktadır. Ölen kişinin ekonomik ve sosyal durumu iyi ise; mezar taşı kitabeleri devrin en meşhur şairlerine sipariş edilir, yazısı meşhur hattatlara yazdırılıp usta hakkaklara işletilir ve ortaya çıkan mezar taşları da birer sanat harikası olurdu. Mezarların biçimleri, taşlar üzerinde bulunan yazılar, sembol ve işaretler bize mezarda yatan kişi hakkında çeşitli bilgiler vermektedir. Mezar taşlarında yazı hiç okunmasa bile kabirde yatan kişinin kadın, erkek, asker, tarikat mensubu yahut çocuk mezarı olduğu kolayca anlaşılabilir. Osmanlı mezar taşları üzerinde kişinin kimliğini belirten sembolik ifadeler çokça kullanılmıştır. Çocuk mezarlarının boyları küçüktür. “Hanım mezar taşları” ise bir kadının incelik ve letafetini en güzel şekilde ortaya koyan şeyler, yani çiçekler, buketler, bahar dalları, gerdanlık, küpe ve broşlarla süslüdür. Osmanlı Hanımları günlük hayatlarında saçlarına hotoz taktıkları için hotoz başlı mezar taşları da görmek mümkündür. Günümüzde bir bayan, evlenmeden önce öldüğünde nasıl tabutunun üzerine duvak konuluyorsa Osmanlı’da da genç yaşta ölen bayanların mezar taşları duvak şeklinde yapılmakta, hatta bu mezarların ayak taşına da kırılmış bir gül goncası işlenmekteydi. Yine gelinlik çağında ölen genç kızların mezar taşlarına “Ters Lale” yahut ‘Ağlayan gelin” çiçeği de işlenirdi.
 
Erkek mezar taşları hanımlara göre daha çeşitlidir. Bir mezar taşının başında başlık varsa bu mezar muhakkak bir erkeğe aittir ve tamamen Osmanlıya hastır. Osmanlı Mezarlıklarını gezdiğimizde gördüğümüz mezar taşı başlıklarını kendi içlerinde en sade şekliyle; sarıklı, kavuklu, başlıklı ve fesli olarak dörde ayırabiliriz. Osmanlı erken dönem mezar taşlarında, sarık sarılan başlık hemen hiç görülmezdi. Bu tarz serpuşlara “Burma sarıklı başlık” diyoruz. Bunların en erken örneklerinden olan kalın ve yukarıdan aşağıya dilimli sarıklarda, içerideki başlığın sivri tepesi az da olsa görülürdü. Daha çok paşa, defterdar gibi üst düzey devlet adamlarının tercih ettiği ve 16. yüzyıl’da kullanılan bu sarık çeşidini, Eyüp Sultan, semtinde Sokullu Mehmet Paşa türbesi civarındaki birçok mezar taşında görmek mümkündür. 16. Yüzyıldan sonra görmeye başladığımız başlıklar artık kişilerin kimlikleri hakkında önemli bilgi vermekteydi. Çeşitli kademede devlet adamlarının, tasavvuf erbabının, askeri kurum mensuplarının, esnafın, sanatkârın, ilim adamlarının başlıkları birbirinden farklıdır. Mevlevi, Selimi, Yusufi, Celali, Mücevveze, Edhemi, Ahmedi, Cüneydi, Kallavi, Örfi, Serdengeçti, Düzkaş, Kalafat, Dardağan, Mollayı, Paşayi, Zaimi, Kâtibi, Kafesı, Perişani, Çatal, Horasani ve Silahşor gibi isimler alan bu serpuşlar, devleti oluşturan sosyal sınıflar tarafından giyilirdi. Hayattayken giyilen serpuşlar, mezar taşlarında da kullanılmıştı.
 
“Örfi destarlı kavuk I.” Belli bir sınıfa ait olduğu hemen fark edilen bu kavuk düzgün bir oval şeklinde olup, alt tarafının üçte ikilik bölümüne yassı bir sarık sarılmıştır. Başlığın tepe bölümündeki dikişlerin farklılığıyla birbirinden ayrılan değişik derviş kavuklarının temel biçimini de oluşturan bu kavuğu, derviş kavuklarından ayırmak her zaman mümkün değildir. Bu kavuğu takanların büyük bölümü küçük dereceli ulema, küçük ve orta kademeden kadılar, müftüler, imamlar ve vakıflarda çalışanlar ile derviş ve şeyhlerdir. 1829’da yapılan kıyafet değişikliğinden sonra bu tür kavukları yalnızca dervişlerde görmek mümkündür. Ulemada bu başlığın yerini sarıklı fes almıştır. “Örfi destarlı kavuk II.” Birinci tip kavuklar nasıl alt dereceden ulemaya aitse, II. Tip kavuklarda üst dereceden ulemaya aittir. 18. yüzyıldan sonra ilmiyyenin üst kademelerinde tören kavuğu olarak kullanılan örfi, dikine oval biçiminde olup, üzerine tamamen sarık sarılmıştır. Bu tür kavuklar, Şeyhülislamlar, kazaskerler, üst dereceden kadılar, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de hizmette bulunan Hoca efendiler ve selâtin camilerle dini kurumlarda görevli olanlar tarafından kullanılmıştır. “Kallavi kavuk”lar, Osmanlı yönetiminde Sadrazam, Kubbealtı vezirleri ve Kaptan-ı deryalar tarafından kullanılırdı. Bu kavuklar yalnızca orduyla birlikte sefere çıkıldığında ve arefe günlerinde giyilmekteydi. En görkemli kavuk türü olan bu kavuk, büyük boyutlu ve aşağıdan yukarıya doğru daralmaktadır.
 
“Kâtibi kavuk”lar, İstanbul mezarlıklarında en sık rastladığımız başlıklardandır. Baş kapı kethüdaları, kapıkulu görevlileri ve üst düzey yeniçeriler tarafından kullanılmıştır. Bu kavuğun benzeri fakat biraz daha görkemlisi olan “Kafesli Destarlı Başlık” ise Divan-ı Hümayun mensupları tarafından kullanılırdı. Bugünkü Bakanlar Kurulu üyeleri gibi.
Osmanlı mezar taşlarında en çok görülen başlık türü de şüphesiz festir. Kuzey Afrika’da hayli yaygın olan fes, II. Mahmud döneminde Osmanlı halkı ve ordusu tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönem sonrasında mezarlıklarda fesli mezar taşları görülmeye başlanmıştır. Bu taşlar kendi aralarında dört çeşit olarak ele alınabilir. Fesli mezar taşlarının en büyük ve görkemlileri fesin Osmanlı toplumunda kullanılmaya başlandığı II. Mahmud döneminde kullanılan feslerdir. En yaygın olarak kullanıldığı bu döneminden dolayı “Mahmudi Fes” denmektedir. Bu feslerin üst kısımları alt kısımlarından daha geniştir. Sultan Abdülaziz döneminde, üst kısmı gayet dar ve basık, daha kısa fesler ortaya çıktı. Bizzat padişahta bu tarz fesi kullanınca halkta bu fes tarzını tercih etti. Bu şekildeki feslere “Azizi fes” denmektedir. Sultan II. Abdülhamid ise yine toplum içinde uzun yıllardır kullanılan, üst kısmı alt kısmından daha dar, fakat Azizi fese göre bir hayli yüksek olan bir diğer fes çeşidini kullanmış ve bu tür, “Hamidi Fes” adını almıştır. Feslerin son bir çeşidi ise üzerlerine yine sarık kumaşı sarılan ve daha çok camii hocalarının tercih ettiği tarzdır. Bugün de camilerimizdeki imamlar ibadet esnasında bu tarz başlıklar giymektedirler. Fesli başlıklar kişinin mesleği hakkında tam bir bilgi vermez. Sadece hangi dönemde yaşadıklarını anlarız. Taş üzerinde sikke veya tacı şerif varsa bu sadece tasavvufi meşrebini açıklar. Kesin bilgi için metnin tamamını okumak gereklidir.
 
“Yeniçeri mezar taşları”, üzerlerindeki simge ve başlıklarla, Osmanlı mezar taşları içerisinde ayrı bir yere sahiptir. 101 Yeniçeri ortasıyla 61 Yeniçeri bölüğünün damgaları birer simge olarak taşlar üzerine işlenmiştir. Yeniçeriler’in Sultan II. Mahmud devrinde ortadan kaldırılmasıyla birlikte izleri mezarlıklardan da büyük ölçüde silinmiştir. Halk arasında Yeniçerilerin “Börklü” başlıkları meşhurdur. Bu başlık çeşidini günümüz mehter takımlarında da görürüz. Bunun dışında “Çatal Lalafat”, “Serden Geçti”, “Dardağan” türü başlıklarına da zaman zaman rastlamak mümkün. Mesela Dardağan başlıklı mezar taşlarını “Beşe”ler kullanırdı. Beşe, Baş ağa’nın kısaltılmışıdır ve rütbe olarak on başı veya çavuş derecesindedir. Bazıları bunu paşa olarak okuyabilmektedir. Bu sebeple yazıların okunmasıyla birlikte başlıkların tanınması da önem arz etmektedir. Mezar taşları üzerinde kişinin mesleği ve uğraştığı işlere ait sembollere de rastlamak mümkündür. Ressamın “paleti”, askerin “Ok ve Yayı”, “Kılıcı”, “Topu”, “madalyası”, denizcinin “çapası”,  mezar taşına işlenirdi. Mesleği ile birlikte tasavvufi ekolü de taş üzerinde yerini alırdı. Tarikat mensuplarına ait taşların başlıklarında mistik sembolizm oldukça barizdir. Hayattayken giyilen başlık, mezar taşının üst kısmında yer alırdı. Mesela, Mevlevi mezar taşlarının başlık kısmı tarikatın sembolü sayılan “sikke” formu şeklindedir. Mevlevi sikkesi: “Ben mezar taşımı başımda taşıyorum, dünya muhabbetlerinin safında değilim, mezarım kendi başımda.” Anlayışını sembolize eder. Bu ulema-i kiramın sarığı gibidir. Ulema’nın sarığı da bir kefenlik bezden yapılır. Fesin üzerine bir kefenlik bez sarılır. Bunun sebebi şudur: “Benim kefenim başında, başımı da kesseniz hakikati söylemekten çekinmem.” Diğer tarikat kıyafetlerinin de hepsinin birer manası vardır. Özellikle “tac-ı şerif” tabir olunan diğer tarikat şeyhlerinin giydikleri başlıklarda da genellikle rumuz halinde kelime-i tevhid, beş vakit namaz, dört büyük kitap gibi rumuzlar. “Başımızda taşırız.” Manasına gelir.
 
Mevlevi taşlarında kişinin tarikat içindeki statüsü çok belirgin şekilde ifade edilir. Tarikata intisap edip derviş olanların taşlarında “Destarsız dal sikke” vardır. Şeyhlerin taşları “Destarlı sikke” şeklinde olup birkaç çeşide ayrılırlar Tarikata intisap edip yalnız “muhib” derecesinde kalanların mezar taşlarında ise başlık olarak sikke yoktur. Bunun yerine sikke bir sembol şeklinde taşın gövdesine işlenmiştir. Bu uygulama diğer tarikatlarda da mevcuttur. “Bektaşi” şeyhlerinin mezar taşlarında çoğunlukla 12 terkli yani dilimli “Hüseyni” ve 4 terkli “Edhemi” başlık kullanılmıştır. Bektaşilere ait mezar taşlarında ayrıca 12 köşeli “Teslim taşı” ile “Teber” ve “Keşkül” gibi tarikat eşyalarına da rastlamak mümkündür Kadiri ve Nakşî tarikatlarına ait mezar taşı başlıkları ise “Müjganlı”dır. Ayrıca Kadiri mezar taşlarında “18 köşeli yıldız” ile “8 yapraklı gül” motifli kabartmalar vardır. Diğer tarikatlara ait mezar taşları ise başlarındaki “Terk” sayısına göre ayırt edilirler. “Bayramiler”’de 6, “Sadiyye”’lerde 7, “Rufailer”’de 12, “Halvetiler”’de 13 terkli başlık bulunur. Sünbülî yolunun kurucusu Sünbül Sinan Efendiden dolayı bu yola intisap edenler de mezar taşlarına “sünbül motifi” işletmektedirler. Tarikat taşları arasında en ilginç mezar taşları “Melami Hamzavi”lere ait olanlardır. Bu tarikat, özel derviş kıyafet ve taçlarını reddettiği için mezar taşlarında başlık bulunmaz. Melamiler bütünüyle gizlilik esasına uydukları için ancak ölümlerinden sonra başsız-ayaksız anlamına gelen Bi-ser ü bi-pa denilen değişik taş formuyla rahatlıkla ayırt edilebilirler. Taşların üzerinde kişinin tarikatla ilişkisine ait bir bilgi yoktur. Yalnız isim ve mesleğinden bahsedilir. Birde başlıksız, yazısız hiçbir özelliği bulunmayan bir mezar taşı çeşidi var. Bunlar “cellât mezar taşları”dır.  40–50 cm eninde, 160–170 cm boyunda dikdörtgen şeklinde olan bu taşlar kefeki’den yapılmıştır. O dönemde yaptıkları iş her ne kadar resmi de olsa Osmanlı insanı ölülerini bile istememiş bunların yakınlarında. Cellâtlar bu sebeple İstanbul’un en ücra köşelerine, normal mezarlıkların dışına gömülmüşlerdir. Reşat Ekrem Koçu, cellât mezarlarının toplumdan ayrı bir yerde olmasını din ve ahlâk anlayışımızın en güzel örneklerinden olduğunu dile getirmiştir. Hatta cana kıyan cellâdın ölüsünü halkın mezarlıklarına kabul etmeyişini son derece takdire şayan bulmuştur.
 
Osmanlı mezar taşları hiçbir zaman, ölen kişinin sadece kimlik bilgilerini aktaran bir taş parçası olmamış, aksine her bir mezar taşı üzerindeki süslü ve sanatlı motifler, figürler ile derin mânâlar ifade eden bezemeler, kişilere ölümün güzel yüzünü hissettirmeye çalışmaktadır. Gerçektende ölüm bir yok oluş değil de tam aksine ebedi âlemde diriliş değil midir? Mezar taşlarında en yaygın kullanılan ağaç sembollerinden biri bolluk ve bereketin simgesi “Hayat ağacı” motifidir. “Meyveli ağaç” ise insan-ı kâmili temsil eder. Ölüm ve faniliğin sembolü olarak kullanılan “Servi ağacı” da mezar taşlarında en çok rastlanan motiflerdendir. Kendine has bir kokusu olan ve yaz-kış yeşil kalan “Servi Ağacı” vahdeti yani Allah’ı (c.c.) birlemeği, sembolize eder. Allah lafzının ilk harfi olan Elif’e de benzetilen Servinin sallanırken yapraklarından çıkan “Hu” sesiyle Allah’ı (c.c.) zikrettiğine inanılır. Dalları kolay sarsılmaz, bu haliyle sabrın ve temkinin sembolüdür, dik duruşu ile doğruluğu ve dürüstlüğü temsil eder. Servinin üst dallarının eğri durması yaradanın karşısında boynu bükük kalmayı yani acziyeti ifade eder. Mezar taşlarında görülen boynu bükük servi, yitirilenin ardından boynu bükük kalmayı ve sabretmek gerektiğini de hatırlatır. Mesela mezar taşı üzerindeki “Servi içinde Servi motifi” doğumda ölen kadını ve doğurduğu kız çocuğunu sembolize etmektedir. Servi ağacının dallarının yukarı doğru güneşe, yani ışığa yükselişi zirveye ulaşma isteğini gösterir, ışık bilgi demektir, bilgiye yönelmek bütünleşmeye işaret eder. Servi ağacının maharetleri elbette bunlarla da sınırlı değil. Ortalama bir servi 7-8 kişinin günlük oksijen üretimini de karşılamaktadır. Şehirlerin bir nevi oksijen deposunu oluşturan servi ağaçlarının birer birer hayatımızdan çıkması ne büyük eksiklik değil mi?
 
Kur’an-ı Kerîm’in birçok yerinde geçen cennet tasvirlerinde anlatılan nice meyveler zarafetle mezar taşlarına nakşedilmiştir. “Haşhaş bitkisi ve çam kozalakları” ebedi uykuyu ve cenneti temsil eder. Müslüman için hayatın meyvesi cennettir. Bu sebeple meyve, sembol olarak Allah’a dönüşü ifade eder. Zira meyve geleceğin tohumunu içinde taşır, çünkü o özdür. Mezar taşlarındaki meyve tabağı içinde yer alan “Nar, armut, üzüm, zeytin, erik, kayısı, kavun, karpuz, ceviz, limon, hurma, incir” gibi meyve örnekleri, hayat, bereket ve bolluk sembolü sayılmaktadır. Zira nar, incir ve hurma Kur’anı Kerimde cennet meyvesi olarak zikredilmektedir.
 
Mezar taşları üzerinde sıkça gördüğümüz “geometrik şekiller” eşkenar dörtgen, altıgen, kare ve dairevi sonsuzun, kâinatın sembolleridir. İç içe geçmiş çok kenarlı geometrik biçimler her dönemde sevilerek kullanılmış olmasına rağmen Anadolu’ da daha çok Selçuklular Devrinde kullanılmıştır. İslam sanatında geometrik biçimler, sonsuzluk ve süreklilik göstererek Allah fikrini hatırlatırlar. Bir düzen içerisinde süre giden geometrik çizgiler (tek ve sonsuz olan) gücün, adaletin, genişliğin, sonsuzluğun sembolüdürler. Yine Anadolu mezar taşlarında yaygın olarak kullanılan motiflerden biri de “Kandil” motifidir. Selçuklular döneminde gördüğümüz kandil motifi, günümüze kadar değişik biçimlerde ve sevilerek kullanılmış bir motiftir. Bu objeler o kadar çeşitlendirilmiştir ki mezar taşları üzerine resmedilen kandil formlarının sayısı elliyi bulmuştur. Kandiller mezar taşlarına konularak, kişinin kabrinin yaratıcı tarafından aydınlatılması temenni edilmiştir.
 
12. yüzyıldan itibaren çokça kullanılan “Lale” motifi ise vahdet-i vücudu yani Allah’ı (c.c.) sembolize etmektedir. Zira Allah ismindeki harfler ile lale kelimesinin yazılışındaki harflerin ebcet hesabına göre sayı değerleri aynıdır. (66) Hilal kelimesi de bu cümledendir. Lale ile gülün bir arada kullanıldığı örnekler de mevcuttur. “Gül”ün süsleme sanatlarında ve özellikle mezar taşları üzerinde görülmesinin sebebi ilahi güzelliği sembolize etmesi ve Hz. Muhammed’in remzi olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden “Verd-i Muhammedi” veya “Gül-i Muhammedi” isimleri de verilen gülün kokusunun, Hz. Muhammed’in kokusu olduğuna inanılır. “Sümbül” motifi, Halvetiliğin ve Sümbüllüye tarikatının sembolü olarak kullanılmıştır. “Yasemin çiçeği”, Hz. Fatıma’nın sembolüdür.
 
Mezar taşları üzerinde çok çeşitli çiçeklerin stilize edilerek kullanıldığı görülür. Bunun yanı sıra çiçeklerin natüralist yani tabiattan olduğu gibi alınarak kullanıldığına şahit oluruz. “Lale, gül, sümbül, karanfil, yıldız çiçeği, buhur-i Meryem, şakayık, küpe çiçeği, nergis, süsen ve daha niceleri. 16 ve 17. yüzyılda bulaşıcı hastalıktan ölen çocuk sandukalarının üzerleri kumaş desenleriyle kaplıdır ve bel kısımlarına işlenen kemer üzerindeki “Lama” ya da “Hançer” hayatlarının kısa kesildiğini anlatır. Hançer motifi, ruh ve bedenin alakasının kesilmesini de ifade etmektedir. Yine mezar taşının üzerinde simetrik bir daire, çember bulunması bu kişinin taun (veba) hastalığından öldüğünü anlatır. “Mühr-i Süleyman” motifi; bolluk, bereket ve güç sembolü olarak kullanılır. İç içe geçmiş iki üçgenden oluşan altıgen yıldız şeklindeki motifin, Süleyman Peygamber’in yüzüğünden mülhem olduğu ve üzerinde ism-i azam’ın yazılı olduğu rivayet edilir. İsm-i azam ise Allah’ın en büyük adıdır. Mezar taşlarında asker kökenli kişilerin en çok tercih ettikleri motif ise “Osmanlı Devlet Arması”dır. Birçok devlet adamının, önemli işlere imza armış askerin mezar taşı Şevkat, Mecidi veya Hamidi Nişanları ile süslüdür. Mezar taşlarında amaç ölen kişiyi hayattakilere tanıtmak ve merhumun ruhuna bir Fatiha okutmak olduğu için mezar taşlarının yola bakan tarafları saha süslü ve daha dikkat çekicidir. Özel semboller daha çok yola bakan tarafa konmuştur. Tabi o zamanlar şimdiki gibi mezarlıkların etrafı yüksek duvarlarla çevrili değildi. Yahya Kemal o günleri ne kadar güzel özetliyor: “Biz ölülerimizle yaşarız.”
 
Bugün birçoklarımızın yanından kayıtsızca geçtiği tarihi mezar taşlarımızın üzerindeki simge ve semboller muhakkak bu kadarla sınırlı değildir. Taşlar üzerlerine işlenmiş ince ve derin mânâlar taşıyan nice simge ve sembol lisan-ı hal ile bizlere Hz. Peygamber (s.a.v)’in: Müminler Ölmezler! Bilakis onlar fani âlemden baki âleme göç ederler.” Hadis-i şeriflerinde ifadesini bulan, herkesin bir gün fani olacağını, kalınacak esas yurdun ahiret yurdu olduğu gerçeğini fısıldamaktadır…
“Hüve’l-Bâki”

 

Not:Bu yazımız Şehir ve Kültür Dergisi Kasım 2014 sayısında da yayımlanmıştır.

 

Bu yazı toplam 3012 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA