• İstanbul32 °C
  • Erzincan29 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
NAMI BİZİM MUNZUR DAĞLAR
21 Eylül 2007 Cuma 00:00

NAMI BİZİM MUNZUR DAĞLAR

Namı Munzur Bizim Dağlar Ademhan'a ve Hatırasına İthafen ...  Av hayvanlarıyla dostluğu tartışılabilirse de, tabiat ve çevreyle muhabbetleri aşk derecesinde olan bir avcı güruhu

Namı Munzur Bizim Dağlar

 

Ademhan'a ve Hatırasına İthafen ...

 

 

Av hayvanlarıyla dostluğu tartışılabilirse de, tabiat ve çevreyle muhabbetleri aşk derecesinde olan bir avcı güruhu tarafından Munzur Dağlarında bir pazar kahvaltısına davet edildik. Çoğumuzun gafletle "sabahın körü" dediğimiz, fakat belki de günün en güzel zamanı olan seher vaktinde "Uyan ey gözlerim gafletten uyan!" deyip yola koyulduk. İstikamet Munzur dağlarının Ahurik yaylası.

Bu dağlar,Tercan'dan Batıya doğru Eğin'e kadar uzanan sıradağlar, ama sıradan dağlar değil. En bunaltıcı ağustos güneşinin bile dokunamadığı karla kaplı zirvelerinden yemyeşil yaylalarına, Kevser berraklığındaki derelerine kadar nice hikayenin ve hatıranın anlatıldığı bereketiyle namlı dağlar.

Vahşi hayvanlarından, sevimli Selam kekliklerine, kır geyiklerinden dağ keçilerine kadar envai türde hayvanata bir ana şefkatiyle kol kanat geren, besleyip büyüten karlı dağlar.

Dağlar, koynuna iltica edip sığınan herkesi ve her şeyi hüviyetine bakmadan en iyi şekilde muhafaza eder, besleyip büyütürmüş. En cani bir eşkıyadan, tabiat aşığı Ademhan'a, ondan Allah dostu Munzur Baba'ya kadar türlü türlü şahsiyet ve kimlikleri sinesinde saklayabilirmiş.

Coğrafya malumatı benim gibi biraz noksan olup, "Munzur Dağları"nı ilk defa duyanlar için bu isim, insana biraz ürperti ve korku verebilir. Hatta memlekette başka hiçbir isim kalmadı da bula bula Munzur ismine mi muhtaç olmuşlar diye düşündürebilir.

Bu azametli dağların adının vardır bir hikmeti ve hikayesi deyip, bu dağlarla muhabbeti ve hasbıhali bir hayli kavi olan, ömrünü bu dağlarda tüketen bir büyüğe sorduk. O da bunu sanki dağın ağzından kendi kulağıyla dinlemişçesine emin bir şekilde anlattı:

 "Efendi! Gördüğünüz gibi buralar hayvancılık memleketi. Bu yaylalarda bugün hayli azalmış olsa da bir zamanlar on binlerle ifade edilen davar sürüleri vardı. çoğu zaman sahibi bile bilmezdi sürüsünün sayısını. Sizin şu aynayla (dürbün) görmek için baktığınız kır geyikleri var ya işte onlar bile davar sürüsü gibi, sürüler halinde gezerdi de kimse dönüp yüzlerine bile bakmazdı. Bir zamanlar öyle hareketli ve canlıydı ki bu dağlar sorma gitsin. İşte zamanın birinde bir bey yaşarmış bu dağlarda. Sürü sürü davarları, onları otaran (otlatan) çobanları varmış. Bey, yaşı kemale erip, işlerini hal yoluna koyduktan sonra Hicaz'a niyet etmiş. Mevsimi gelince de tedarikini yapıp hac yoluna koyulmuş.

 

O zamanlar hacca gitmek büyük işmiş, öyle her önüne gelen gidemediği gibi, deve sırtında altı ay gidiş-altı ay geliş, o meşakkat ve yolculuğa da her babayiğit tahammül edemezmiş. Beyimiz bir gün Harem-i Şerif'i tavaf edip, Makam-ı İbrahim'de istirahat ederken; aniden buram buram memleketin hasreti tütmüş gözlerinde. Dağları, obası, evi, ocağı birer birer canlanmış hayalinde. İçinden mırıldanmış; ah ne güzel olurdu şimdi bizim ihtiyarın pişirdiği, buğu buğu buharı tüten tereyağlı un helvasından olsa, ne hora geçerdi." demiş.

 

Bey bunu öyle samimi ve öyle içten istemiş olacak ki, çobanlarından Munzur namıyla maruf olanı, bunu nasıl olmuşsa hissetmiş ve koşarak eve gelip;

 

- "Hanımana; beyimin canı un helvası istedi, hele bir yapıver de ona götüreyim", demiş.

Hanımana düşünmüş:

 

- "Hicaz nire, burası nire. Herhalde Munzur'un kendi canı helva istedi, fakat diyemediği için böyle söylüyor, ama olsun garibime bir un helvası yapayım da afiyetle yesin" demiş.

 

Helvayı hazır ettikten sonra bir çıkına sarıp al Munzur helvayı götür demiş. Munzur da bunu aldığı gibi bir anda Hicaz' da Beyinin yanı başında zuhur edivermiş. "Beyim canınızın arzu ettiği helva işte, buyurunuz efendim" demiş ve kaybolmuş.

Hakikaten sıcacık, daha buğusu üstünde, buharı tüten un helvası. Bey, bu kerametten kapısında maraba olarak çalıştırdığı kişinin veli bir zat olduğunu o zaman anlamış.

Bey haccını tamam edip köyünün obasının yolunu tutmuş. Tabii, dönüşte bütün ahali artık "Hacı" olan beylerini karşılamak için yollara dökülmüş. Kervan uzaktan görününce önüne koşup, eline ayağına kapanıp o mübarek beldeleri gören azaları hürmetle öpmek istemişler. Fakat, Bey buna müsaade etmemiş ve "Ben değil, esas Hacı olan o" diyerek, elinde süt küleğiyle, koyunların sütünü sağmaktan elen Munzur'u işaret etmiş. '

halk şaşkınlık içinde birden Munzur'a doğru yönelmiş. O da sırttan yukarı tepeye doğru kaçmaya başlamış. Derken elindeki külek düşmüş ve süt yerlere dökülmüş. Birden sütün döküldüğü yerlerden Kevser emsal süt gibi beyaz ve berrak sular fışkırmaya başlamış. Munzur da fışkıran, kaynayan berrak suların içinden meçhul olup gaiplere karışmış. Herkes o zaman anlamış ki; Beyin kapısında çoban olarak hizmet eden bu zat aslında büyük bir evliya ve ermiş kişiymiş, fakat o zamana kadar kimse bilmiyormuş.

Bugün haritalarda Munzur çayı olarak gösterilen ve Munzur dağlarının zirvelerinden Ovacık-Tunceli istikametine doğru akan bu su, resmen yalçın kayalıklardan süt gibi bembeyaz ve köpüklü olarak çıkmaktadır. İşte hem bu dağlar, hem de bu çay ismini bu büyük zattan almaktadır evlat."

İşte ismini bile bu kadar mutantan ve müdebdeb bir hikayeden alan Munzur dağlarının, insanı efsunlayan gizemli dünyasını, esrarını ve güzelliklerini, halk dilinde yüzyıllardır anlatıla gelen bu hikayeden sonra seyretmek daha bir başka oluyor.

 

Belli bir noktaya kadar arabayla geldikten sonra, zirvelere doğru yaya olarak yürümek zorundaydık. Bu, dağın kanunuydu. Ne teknik, ne teknoloji orada sökmüyordu. Ayaklarında derman kalmayıncaya kadar yürümek, fakat her çıkılan bir üst seviyeden dünyanın küçüldüğünü görmek, hele onun içinde Ademoğlunun cirminin ve cürmünün ne kadar küçük olduğunu keşfetmek. Daha önce hiç görmediğim ve duymadığım, ismi kadar kendileri de güzel Selam kekliklerinin "Hoş geldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz" der gibi ötüşlerini duymak, edalı uçuşlarını seyretmek.

 

Kartalların yüksek uçtuğunu sinemanın gümüş perdesinden belki biliyorsunuzdur, fakat onu aynel yakın müşahede etmek, dört bir yandan akan ve zirvelerin karıyla beslenen berrak derelerin etrafındaki altın sarısından, deniz mavisine kadar Tutya çiçeklerinin renk cümbüşünü, Nergislerin alımlı alımlı salınışını uçsuz bucaksız yeşillikler üzerinden nazar etmenin sefası tarif edilmez zevke dairdir. Dağlar sinesini ve esrarını azıcık fısıldayınca kulağınıza, namına vakıf olmanın bilgeliğiyle dilinizden istemeden dökülüveriyor: "Namı Munzur Bizim Dağlar".

 

Hele bütün bu güzelliklerin ve tatlı yorgunluğun üzerine vakti biraz gecikmiş de olsa bir pazar kahvaltısı faslı var ki, bol yıldızlı otellerin "brunch"larını bile fukara sofrasına döndürür. Mönüsü, tandır ekmeğine sarılmış tulum peyniri, arının kendi öz malı ve mamulü Munzur balı ve bir de üstüne kadim dostumuz çay.

 

 

Kaynak:

Bir Bıldırcın Misali

Yılmaz Kurt

(Eski Kemah Kaymakamı)

Ötüken Neşriyat 2006

 

Bu haber toplam 2141 defa okunmuştur
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
KÖYLERİMİZDEN HABERLER
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA