• İstanbul20 °C
  • Erzincan7 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Necati Çiçekci, Hatıraları
15 Haziran 2009 Pazartesi 00:00

Necati Çiçekci, Hatıraları

“Var mısın Necati Usta, geyik avına...”  “Gece saat 02.00... Dışarısı buz kesiyordu. Yerde bir metre kar var. Dağ yolunda sadece ikimiz varız. Bende bir çifte var. Salih Usta’da

“Var mısın Necati Usta, geyik avına...”

 

 

“Gece saat 02.00... Dışarısı buz kesiyordu. Yerde bir metre kar var. Dağ yolunda sadece ikimiz varız. Bende bir çifte var. Salih Usta’da ise sıkı bir mavzer... Bizi bekleyen maceradan habersiz dağa doğru yürüyoruz...”

 

Kemah’ın Eskibağlar köyünde Salih Cebeci, yatsı vakti kapıdan seslendi: -Evde misin Necati!

-Buyur Salih Usta evdeyim.

-Haydi, hazırlan da ava gidelim.

Heyecanlandım. Uyku muyku kalmadı. Av ki öyle böyle değil. Salih Usta tam dağların adamı...

Doğrusu sağlam giyindim. Kafaya papak dediğimiz kıl başlık, ayağa yün çorap, çarık derken komando gibi olmuştum.

Gece saat 02.00... Dışarısı buz kesiyordu. Yerde bir metre kar var. Dağ yolunda sadece ikimiz varız. Bende bir çifte var. Salih Ustada ise sıkı bir mavzer... Bizi bekleyen maceradan habersiz dağa doğru yürüyoruz...

Bu hatıramın üzerinden yıllar geçtiği halde dün gibi hatırlarım... 1965 yılının Ocak ayıydı. Sabah 06.00’da güneş doğana kadar karlara bata çıka yürüdük. Yorgunluk bir yandan, soğuk bir yandan gücümüz yavaş yavaş tükeniyor, parlayan güneş insanın gözünü alıyordu. Öyle bir soğuk ki bıyıklarımız buz tutmuş halde. 3303 metre uzanan Munzur Sıradağlarının Bostankaşı mevkiindeyiz. Sarp çıplak uçsuz bucaksız dağ silsilesi...

Salih Usta cebinden çıkardığı küçük ispirto şişesinden kar üstüne biraz döküp yaktı. Ellerimizi ısıttık. Kavurmalı dürümlerimizi çıkından çıkartıp yedik. Kendimize bir siper edindik.

Usta, geyiklerin derin vadiden tek tek geçeceğini biliyordu. Yarım saat kadar sonra işaret etti, aşağı baktım. Bir de ne göreyim, 70-80 tane geyik, tam altımıza yatmış geviş getiriyorlar. O kadar net görüyorum. İçlerinden biri de ayakta hiç kımıldamadan nöbet tutuyor. Belgesellerde olduğu gibi... Avcı Salih Ustanın yanına emekledim. Dedi ki:

-Ben şu dereye ineyim. Sen bir el silah patlatırsın. Onlar bana doğru gelir.

Usta manevralarla aşağıya indi. Bir kayayı kendine siper alarak bana işaret etti. Ama ben heyecandan şaşırdım. Elimdeki çifteyi bile unutmuştum. Usta saniyelerle sınırlı süreyi affetmedi ve kendisi tüfeği patlatıp ayaktaki nöbetçi geyiği avladı.

Diğer geyiklerin hepsi fırladı. Silahın nereden geldiğini anlayamadılar. Gelip benim altımdaki tereğe sığındılar. Neden sonra aklım başıma geldi ve elimdeki çifteyi boşa patlattım. Baktım ustaya doğru koşuyorlar. İrice biri kayaların arasına sıkıştı geçemedi. Ustanın alt kısmına saklandı. Usta bu bölgenin tecrübelisi; bir attı, önden bir tanesi yere düştü. Karda 500 metre aşağıya kızak gibi kayıp yuvarlandı. Bir tane daha attı, o da onun peşinden...

-Yeter mi?

-Yeter yahu! Etme yeter!

Biz de pür dikkat aşağıya indik. Baktık üçü de üst üste yatıyor. Besmele çekip boğazladık. Boynuzları üzerine yatırdık. İpe dizdik. Üçünü de bir çekiyoruz. Kar üzerinde neredeyse bizi de sürüklercesine kayıyorlar. Aşağıda az karlı bir bölgede soluklandık. Dedim ki Salih Ustaya:

-Sen burada bekle. Geven topları var, onları yak. Ciğerlerden kebap et ye. Ben gidip köyden katır getireyim.

O heyecanla yerimden fırladım. Soluk soluğa köye nasıl geldiğimi bilemiyorum. Geldim ki ayağımdan çarıklar fırlamış çoraplar delinmiş. Ayaklarım buz kesmiş... Aldıran kim? Bir arkadaşla birlikte iki katırla geri döndük. Avladığımız geyikleri katırlara yükleyip köye getirdik. Tarttık her birini. Hiç unutmam biri 125, biri 138, biri 95 kilo geldi. O kış bahara kadar, dondurulmuş taze geyik eti yedik.

Gurbetçiydik tabii. O yaz İstanbul’a gelmiştik. İki sene sonra döndüm. Kışın usta yine karşımdaydı:

-Var mısın gene?

-Köye yeni geldim, soğuğa daha alışamadım dedim ama 20 Mart 1968’de ustanın gazına geldik. Başıma ne geldiyse de işte o avda geldi...

 

 p1250590.jpg

Ava derken, dağda donmaya gitmişim...

 

Bu sefer Munzur Dağlarının zirvesini hedefliyoruz. Geçen geyik avladığımız Bostankaşının karşısı. Bir de yanımızda şimdi rahmetli olan Mehmet Atiktürk var. Zirve o kadar yüksek ki Erzincan Boğazı gözüküyor. Tepede kar iki metre. Hava kararmaya başladı. Salih Usta dedi ki:

-Boşuna geldik. Onlar bu havada yerinden çıkmaz. Hele bir de hava bozarsa fırtına boğar bizi hafazanallah. Acilen arka yamaçtan kaçmalıyız...

Demeye kalmadı bir yağmur bir kar, bir bora, bir fırtına patladı ki sorma. Göz gözü görmez oldu. Savrulmamak için üçümüz birbirimize sarılıyorduk. Fırtına zifiri karanlık gibi döne döne geliyor üzerimizde patlıyordu. Gök gürültüsünden dağlar gümbürdedikçe aklımız gidiyordu.

Bir kaya kovuğuna sığındık. Donacağız. Fırtına kayaları söküyor. Karlar buz tutmuş, jilet gibi. Suratımıza falan denk gelse keser atar. Fırtına geçene kadar bekledik. Bu arada çıkınımızda olan sıkma dediğimiz dürümlerimizi yedik. Biraz hava ışıdı. Mehmet dedi ki:

-Ben şu aşağıdan Erikdüzüne inip orada av bakayım. Siz de buradan av bakarak düze inin.

Biz Tobur’dan aşağı iniyoruz. Bende çifte var, Salih’te mavzer. İkisini ben aldım. O da önden sopanın ucuna raspa veya (törpüye) benzer bir şey takmış onunla karları basamak yapıyor. Ben de peşinden iniyorum.

Aniden bir uğultu koptu. Zannedersin ki dağ yarıldı. Bir hışırtı ile ayaklarımızın altındaki kar aşağı uçtu ki yüreğimiz ağzımıza geldi. Meğer esas tabanda eski kar buz tutmuş, o duruyor. Ama sabun gibi kaygan zemindi. Şimdi yürümek daha da zorlaşmıştı. Arada bir gelip bizi sendeleten fırtına da cabası...

Derken gözlerim çatal görmeye başladı. Kar gözümü almıştı. Bir adım daha atmamla ayağımın kayması bir oldu. Nasıl kayıyorum ama... Sanki jet gibi iniyorum aşağı doğru. Tüfekler elimden fırladı. Gidip aşağı zemine gitti çakıldı. Patlasa vurulma tehlikemiz var. Ben de peşlerinden sürüklenirken ileride bir kayaya gözümü kestirdim. Ayağımı dayar dururum zannettim.

Nerede?.. Ayağımı o süratle kayaya vurmamla birlikte kayanın öte yanına perende atar gibi uçmam bir oldu. Tepemin üzerine yere çakıldığımda öldüm zannettim.

Biraz sonra kendimle geldiğimde baktım ki sağım ama ayaklarım kan içinde, ellerim soyulmuş, üst baş paramparça...

Bu arada tepemizden aşağı nasıl bir dolu yağıyor tarif edemem. İsabet edenler vücuda mermi gibi değiyor.

En hazini o an nasıl ağlıyorum ama... Kurtulduğuma mı? Belki ama esas sevincim kayıp giderken aklıma o yıllarda küçük olan oğlum Necmi gelmişti. Astım hastasıydı. Her iki haftada bir Erzincan’a götürüp iğnesini yaptırıyordum. Ben olmazsam o iğneler yapılamaz, oğlumun hali nice olur diye...

O an içimden sesleniyordum: “Oğlum hakkını helal et! Seni doktora kim götürecek yavrum” Esas kurtulduğuma bu sevinçle ağlıyordum. Bu vesileyle doktoru Ahmet Acun Beyi de burada minnetle anıyorum.

Fırtına aralamış, Salih Usta da yetişmişti. Bacağımı ispirto ile pansuman edip ekmek bohçasıyla sardı. Mehmet de geldi. Toplanıp dere aşağı gitmeye niyetlendik. Ama buz tutmuş dereyi bir o tarafa bir bu tarafa atlaya zıplaya geçmeye çalışıyoruz. Akşam karanlığı bastırdı. En son atlayışımda da buz kırılınca ayaklarım ıslandı. Donmuş karın üzerinde yürürken benim ayaklarım da sanki kütük gibi olmuştu. Donmuş ve şişmişlerdi. Bastıkça yamulup ters dönüyorlardı.

-Usta, dedim. Ayaklarım keçeleşti. Hissetmiyorum.

Biraz üzerini çiğnedi. “Çarıklar donmuş” dedi. Fakat çiğnemesini de hissetmiyordum.

 

 getattachment.jpg

 

“Onun kulakları zaten duymuyordu!”

 

Tan köyü üzerinden geçerken orada bir çeşme vardı. Oradan kana kana su içtim. Kalkınca gözlerim daha bir görmez oldu. Onlara fark ettirmiyorum ama düşe kalka geliyorum.

Bizim köyün ışıklarını hayal meyal görmüştüm.

Ama bu arada bir uyku bastırdı ki tarifi mümkün değil.. Tan köyünün davar komunun önünden geçiyoruz. Dedim ki:

-Usta beni şu koma koyun. Biraz uyuyayım. Ben sonra gelirim.

-Olmaz, dediler.

İkisi iki koluma girdiler. Çeke sürüye köye yaklaştık. Bu arada bütün köylü ellerinde fener yola düşmüş, dönüp yanımıza geldiler. Bizim hanımefendi de geldi yanıma.

-Tut elimi, gidemiyorum. Ayaklarım ters dönüyor, dedim.

Diyor ki, “Ayıp olur. Sabret yavaş yavaş gel!

Tarifi imkânsız bir ısdırap içinde eve girdim. Kuzine soba yanıyor, üzerinde de kuru fasulye pişmiş hazır bekliyormuş.

Hemen tabak kaşık beklemeden, iki kepçe içtim. Baktım Necmi, sedirde uyuyordu. “Elhamdülillah” dedim. Başladım yine aynı duygularla ağlamaya...

Anam rahmetli zor susturdu.

Kadir Dede duymuş geldi. “Sobanın yanına koymayın!” diye ikaz etti. Beni kenara aldılar. Gidip ahırdan ineklerin taze tezeğini getirip, macun gibi yaptılar. Bir yandan da ayağıma yapışmış çorap ve çarıkları bıçakla keserek çekip çıkardılar.

Aman Allah’ım, onlarla beraber ayaklarımın derisi de soyulmuştu. Kıpkızıl et gözüküyordu. Ama ben yapılanların hiçbirini duymuyordum.

O yaptıkları tezek macunu, derisi soyulmuş ayaklarıma sıvadı. Sonra izin verdi:

-Şimdi sobaya doğru uzat, kurusun. Kururken biraz acır ama sabret, dedi ve gitti.

Daha çekecek çilem vardı... O arada oda köylüyle dolmuştu. Herkes geçmiş olsuna geliyordu. Meğer biz ne büyük bir tehlike yaşamışız.

Bu arada ayaklarım açmaya başladı. O tezekler kurudukça zannedersin ayaklarımı kesiyorlar. Kendimden geçmişim. Daha ne olduğunu bilmiyorum. Yüzüme kolonya falan sürüyorlarmış. Biraz sonra kendime geldim. Baktım anam, babam, hanım ağlaşıyorlar. Ciddi tavır takındım:

-Ne var, susun ağlamayı bırakın! Odayı da boşaltın, dedim. Bu tezekleri de sökün. Dayanamıyorum, çok yakıyor...

Doktor Mustafa Amcam geldi. Ayaklarımın halini görünce bağırıp çağırdı:

-Bu halde bu tetanos olur. Bu tezekler neyin nesi böyle?

Tezekleri yavaş yavaş kırıp çıkarmaya başladı. Tezeklerle birlikte yapışmış etler de koptukça adeta kemiklerim gözüküyordu.

Ama nasıl feryat ediyorum. İstemem, bırakın!..

Ama onun kulakları zaten duymuyordu. Hiç tınmıyordu. Ayaklarımı tezekten temizledikten sonra rivanol getirip tülbende batırıp ayaklarıma sardı. Biraz rahatladım.

-Bu ayakları keserler, yarın doğru Erzincan’a git, dediler.

Sabahı nasıl yaptığımı bilemezsiniz. Hayatımın en uzun gecesiydi. Sabah oldu. Tan köyünün ünlü doktoru Mehmet Tan, Erzincan Devlet Hastanesi’nde görevliydi.

Onun sayesinde hastaneye yöneldik. Meğer bizim Mustafa Amca aslında sıhhiye imiş. Ne ise Doktor Mehmet Tan geldi, baktı ve dedi ki:

-Aferin be. Sizin sağır iyi müdahale etmiş. Bu uygulamaya devam edin. Bu sarı sular kuruyana kadar merhem sürme. Ayakaltı derileri çıkacak, ondan sonra merhem süreceksin. Bu bir nevi yanık sayılır. Dua et ki kemiğe işlememiş. Yoksa ayakların giderdi. O tezek bir nevi üşümeyi önlemiş. Sağlam kanayan yara olsa sakıncalıdır. Fakat bu ayak etleri donmuş çürümüş... İki üç ay sonra ayağa kalkarsın, dedi.

Bahara kadar yatakta kaldım. Sonra düzeldim ama eski ayaklarım artık yok. Ayaklarımın tabanı kösele gibi hâlâ kış yaz ısınmaz...

 

Necati Çiçekçi-İstanbul

 

Kaynak:

Türkiye Gazetesi

HAYATIM ROMAN

Ünal Bolat

unal.bolat@tg.com.tr

11 Haziran 2009 Perşembe        

Bu haber toplam 3369 defa okunmuştur
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA