• İstanbul23 °C
  • Erzincan16 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
TUHAF BİR TELEVİZYON HİKAYESİ...
04 Ağustos 2007 Cumartesi 00:00

TUHAF BİR TELEVİZYON HİKAYESİ...

TUHAF BİR TELEVİZYON HİKAYESİ...  Yusuf Ziya İnceÇanakkale Vali Yardımcısı     Erzincan’ın Kemah ilçesi, küçük ama şirin bir ilçeydi.Oraya atandığımın

TUHAF BİR TELEVİZYON HİKAYESİ...



 



 



Yusuf Ziya İnce



Çanakkale Vali Yardımcısı





 



 



 



 



 



Erzincan’ın Kemah ilçesi, küçük ama şirin bir ilçeydi.Oraya atandığımın ilk günlerinde hayal kırıklığı, şaşkınlık ve karamsarlıktan olsa gerek  iyi ve güzel taraflarını hiç görememiştim. Fakat zamanla çıplak tepelerin altındaki yeşilleri,kayaların içinden güzelliklerini göstermeğe çalışan çiçekleri,Fırat nehrinin sularında parıldayan sazan balıklarını ve insanların yüzündeki gizli gülümsemeyi fark etmeğe başladım.



 



Her türlü olumsuzluklara karşın yine de olabildiğince iyimser olmağa çalışıyordum. Yaşamı ancak böylece çekilebilir hale getirebilirdim. Belediyenin jeneratörü gürültüler içinde çalışan dizel motoruyla elektriği ancak geceleri verebiliyordu. Özellikle kış mevsimlerinde yollarımız uzun süre kardan kapanıyordu  ve yeşil  sebzeler ile  meyvelerin yokluğunu hep yaşıyor,özlemini çekiyorduk. Et,süt ve yumurta da zor bulunuyordu. Peynirini herkes yaz mevsiminde hazırladığından sayısı üç-dördü geçmeyen bakkallarda bulmak mümkün değildi. Ama un,bulgur gibi kuru gıdalar ile patates her zaman elimizin altında olurdu.



 



Doğal olarak televizyon yayınları da yoktu. Nasıl olabilirdi ki , o zamanlar TV yayınları sadece Ankara, İstanbul ve İzmir’de yapılırdı. Evlerin ana aydınlatma aygıtı değişik numaralar taşıyan fitilli gaz lambalarıydı, sadece geceleri verilen ve  sürekli olarak  voltajı değiştiğinden sık sık ampulleri patlatan düzensiz elektrik ise adeta bir aksesuar gibiydi.



 



Kış ayları bol karlı olurdu ve uzun sürerdi. Rutin işlerimizin dışında boş zamanlarımız çoktu. Kahvehane kültürümüz pek fazla olmadığı için geriye kitap okumak, yazmak ve dostlarımızla sohbet etmek kalırdı. Bu sohbetlerin vazgeçilmez kişilerinden biri ilçe PTT müdürü idi. Geçmiş yıllarda bindiği bir kaymakam aracının devrilmesi sonucunda sakat kalmıştı.Kendi ifadesine göre o yüzden kamburu çıkmış , iki büklüm yürümeğe başlamış ve yüzünde de belirgin bir biçimde dikiş izleri kalmıştı. Bu tabloya bir de aşırı derece bozuk gözleri yüzünden kullandığı kalın çerçeveli ve mikroskop camına benzer kalın camları bulunan gözlükleri de ekleyince ayrıca karikatürünü falan çizmeğe  gerek kalmazdı.Yakın dostları Notre Damın kamburu da derlerdi kendisine..



 



Ama hoş ve nüktedan bir insandı. PTT binası ilçenin tek kaloriferli binasıydı.Alt katı hizmet birimleri,üst katı müdür  lojmanı olarak kullanılan bina, kaymakam evi ile karşı karşıya idi.Hava sıcaklığının sıfırın çok altlarında seyrettiği soğuk kış gecelerinde odun kömür sobaları ile ısınmağa çalıştığımız evin penceresinden dışarı baktığımda bazen o müdürü lojmanın odasında kısa kollu gömlekle dolaştığını görürdüm. Biz ise  kat kat giysilerin içinde ve sürekli yanan sobalara karşın bir türlü ısınamadığımız buz gibi bir evde otururduk. Bazı geceler oturma odasına bir kova su koyardık,sabah onu donmuş halde bulurduk. Bu durumu bilen PTT müdürü,kışın en soğuk gecelerinde telefonla beni arar,kaloriferlerinin çok yandığını,evde sıcaktan patladıklarını söylerdi. Tabii bütün bunları beni kızdırmak için yapardı,o zaman ben de o anki ruh durumuma uygun olarak gereken şeyleri söylerdim kendisine.



 



Küçücük bir ilçe işte,hep aynı kişiler,aynı yüzler. Sıkıntılarımızı azaltmak için kendimize buna benzer eğlenceler buluyoruz.İşte öyle günlerin birinde sabahtan daireye gittiğimde kendisini benim odada bekler buldum. “Hayrola  müdür bey” dedim,”ne oldu böyle sabah sabah buralardasın”? “Dün gece  hiç uyuyamadım” diye söze başlayınca yine kalorifer muhabbeti yapacağını düşündüm ve biraz tersledim kendisini. “Yok, öyle değil,bir şey takıldı aklıma,bir şeyler yapmalıyız bu ilçede,bunu ancak sizin önderliğinizde yapabiliriz,onu anlatmağa geldim” dedi. Ve ekledi;”başkanlığınızda bir komite kuralım,ilçemize bir TV yansıtıcısı yaptıralım ve insanlar TV seyretsin”...



 



Ne kadar güzel bir öneriydi...O zamanlar televizyonu sadece  yıllık iznimizde İstanbula gittiğimizde izleyebiliyorduk,açılışından kapanışına,bayrak töreni bitinceye değin. Komser Colombo,Kaçak,Küçük Ev o günlerin gözde dizileriydi. Ayrıca sakız ve deterjan reklamları ve ara sıra linkler aracılığı ile verilen Avrupa maçları... Bunları o küçük ilçede izlemek ne güzel olurdu.



 



Ama küçük bir sorun vardı,televizyon yayınları daha Ankara’nın doğusuna  geçememişti. Ayrıca düzenli elektriğimiz yoktu,dizel jeneratörümüz akşam karanlık bastığı zaman çalışmağa başlar gece on birde kapatılırdı.



 



Dersine çalıştığı belli olan müdür bunların çözümünü de düşünmüştü. Sivas’ta kurulan bir verici bitmek üzereymiş ve deneme yayınlarına başlıyormuş. İzmir’de tanıdık bir firma varmış,yansıtıcıyı o kurarmış,hem de garantili olarak. Yansıtıcı parasını ise bir kampanya açarak halktan toplayabilirmişiz. Bayağı güzel şeyler söylüyordu doğrusu.Kuşkularımı ve tedirginliğimi üzerimden atamamama rağmen yine de bir komite kurup bu konuyu orada değerlendirmeğe karar verdik.



 



Oraya günlük gazeteler ya o günün akşamı ya da bir sonraki gün gelirdi.4-5 gün sonra büyük bir ulusal gazeteyi okurken  yurt içi sayfasında bir haber gördüm.”.Kemah İlçesine TV  Geliyor” Habere konu olan bu ilçe benim görev yaptığım ilçeydi. Ve haber devam ediyordu:”Kaymakam Yusuf Ziya Ince tarafından kurulan komite ilçeye TV getirme kararı almış ve bu konuda çalışmalara başlamıştır. TV bir ay içinde getirilip halka izlettirilecektir.”



 



Haberi okuyunca önce bir hayli kızdım,sinirlendim. Sonra daha sakin kafayla düşünmeğe başladım.Hatta iyi taraflarını arayıp bulmağa çalıştım.Örneğin adım büyük bir gazetede haber olmuştu.O zamanlar medya diye bir terim yoktu,gündemi belli başlı yedi-sekiz gazete belirlerdi.Onlar da vereceği haberleri ince eleyip sık dokuyarak genellikle haber değeri olan şeyleri yazarlardı. Yani adımın öyle bir gazetede hem de iddialı bir konuda çıkması ne yalan söyleyeyim beni gururlandırmıştı.



 



Artık yapacak bir şey yoktu,kollarımızı sıvadık,hemen komitemizi topladık,bazı kararlar aldık.TV kampanyamız için memurdan,esnaftan yani halktan para toplanmağa başlandı.Geçmiş gün,insan artık hatırlayamıyor ama sanıyorum 10-15 bin lira civarında bir paraya ihtiyaç vardı.(Şimdilerde bin lira olmadığı için çok kişi bu rakamları yadırgayabilir) Biraz eksiği ile bu para toplanabildi. İzmir’den yansıtıcıyı kuracak olan adamlar geldiler.Ellerinde sinyal gösterici bir aygıt ve o aygıtı çalıştıracak bir akü bulunuyordu.Sıra görüntü aramağa gelmişti.TRT,o zamanlar Pazar günlerinin dışında sadece akşam yayınları yapıyordu.Bu nedenle bu aramalar zorunlu olarak gece yapılacaktı.



 



Mevsimlerden kış,hava ayaz mı ayaz,yerde en az yarım metre kar var.İlçe merkezinde sonuç alamadığımızdan mecburen yukarılara,Munzur tepelerine doğru çıkılıp sinyal aranacak.Komite toplantılarında ve özel sohbetlerde bu çalışmalara her türlü katkılarını sağlayacaklarından söz ederek mangalda kül bırakmayanlara hadi tepelere çıkılacak,sinyal aranacak dendiğinde ara ki bulasın. Hepsi kayıp,hepsi arazi olmuşlar.O tepelere  gece karanlığında  mümkün olduğu kadar kalabalık gitmek gerekiyor,çakalı var,kurdu var,hırsızı uğursuzu var,yani bir çok tehlikeler var.



 



Kaymakamlığın bizlere verdiği biraz korkuya,biraz saygıya biraz da karizmaya dayalı özellikler işte böyle durumlarda işe yarıyor.İnsanları o tepelere sinyal aramağa götürürken biz de bu enstrumanları kullandık.Ama,en başta kendimizin yürümesi ve sık sık ta arkamıza bakarak kafileden kopmalar olup olmadığını denetleyerek.



 



İlk gece sonuç alamadık.Geç saatlerde eve döndüğümde ayaklarımın ciddi biçimde sızladığını hissettim. İkinci gece daha uzaklara gittik. Ve ilk TV görüntülerini almağa başladık. Ama ne yazık ki aldığımız görüntüler TRT ye ait değildi. İtalya,Yunanistan,Suriye hatta Rusya televizyonları bile vardı ama bizim televizyondan eser yoktu.Ayaklarım su toplamağa başlamış,ağrılar biraz daha fazlalaşmıştı.Birlikte yürüdüğümüz kişilerin ciddi ve ağır görevleri vardı aslında. Örneğin akü taşımak,aydınlatmak için lamba veya fener tutmak gibi.Akü denilen şey de ağır mı ağır.Üstelik belli bir düzgünlükte taşınması gerekiyor  içindeki asitlerin dökülmemesi için,işte o şekilde dağlara,tepelere tırmanılıyor karda buzda düşmemeğe çalışılarak incecik keçi yollarından..



 



Bu çalışmalarımız yaklaşık bir hafta kadar sürdü.Çok uzak yerlerde TRT görüntülerini yakaladık ama bunun bize bir faydası yoktu. Çünkü yapılacak yansıtıcının hem şehri görmesi hem de elektrik verilebilecek bir yerde olması gerekiyordu. Gerçi enerjiyi büyük akülerle verecektik ama sık sık boşalacak bu akülerin oralara götürülüp  getirilmesi belli ki çok zor olacaktı.



 



Umutlarımızın tükendiği ve artık geriye dönüşe başladığımız bir sırada ve şehir merkezine çok yakın olan bir yerde bir kez daha denedik görüntü aramayı ve de çok güçlü olmasa bile TRT nin bir görüntüsünü yakalayıverdik. O an ne kadar sevindiğimizi anlatamam. Burası sarp bir kayanın üzerindeydi,biraz zahmetliydi oraya çıkmak ama önemli değildi, bu kadarı bize yeterdi.



 



Ertesi gün yansıtıcımız oraya kuruldu.İki tane büyük dozer aküsü bağlandı ve ve ilk yayın ilçeye verilmeğe başlandı.Verilmeğe başlandı ama ilçede tek televizyon cihazı müdür beyin evinde bulunuyordu. Hiç unutmam ilk yayının verildiği gün olan o Pazar gününde yaşlısı genci müdürün evine doluştu,kalabalık kapıların dışına taştı,itiş kakışlar arasında millet ekranı  görmeğe çalıştı.Hala gözlerimin önündedir,o ilk yayında Şakir Öner Günhan türkü söylüyordu.



 



Evet,artık ilçemize televizyon gelmişti,şimdi artık herkes televizyon cihazı alabilmenin hesaplarını yapıyordu.



 



Pazartesi sabahı keyifli bir şekilde dairemde çayımı içerken dışarıda boş duran bir dükkanın önüne bir kamyon yanaştığını gördüm.Kamyondan bir takım koliler indiriliyordu.Orası ufak yer,ne oluyor ne bitiyor hep gözümüzün önünde,yani kuş uçsa haberimiz oluyor. Merak ettim,yanlarına gittim.PTT müdürünün de orada olduğunu gördüm ve indirilen bu kolilerin ne olduğunu sordum.”Benim oğlanın” dedi müdür bey gayet rahat bir biçimde, “ ona bir iş yeri açtık,televizyon satışı yapacak” dedi.



 



Kızmak mı,gülmek mi,ağlamak mı gerekir bir türlü kestiremedim. Birden keyfim kaçtı.Daireme döndüm,uzunca bir süre sessiz,sakin düşündüm. Belli ki bizim hiç aklımıza getirmediğimiz bazı ayrıntıları müdürümüz daha önceden planlamıştı,daha doğrusu bu da planının bir parçasıydı.Sanki başta kaymakam olmak üzere bu işte emeği geçenler,birileri ilçede televizyon satıp para kazansın diye oraya televizyon getirmişlerdi. Derin bir üzüntü duydum.



 



Ama zaman, insana olaylara farklı açılardan da bakmasını öğretiyor. Sonraları bu olayı değişik bir açıdan değerlendirdiğimde  pek fazla da kaygılanacak bir durumun olmadığını anladım. İşte sonuçta bu küçük ilçeye bizler televizyon yayınlarını getirmiştik. Üstelik bir çok büyük il bu olanaktan yararlanamazken burada iyi kötü TRT yi izleyebiliyorduk. Müdürün oğlu çabuk ve akıllı davranmış,kurallarına uygun olarak bir ticarethane açmış televizyon satıyordu O yapmasaydı bir başkası yapacaktı bu işi zaten zaman içinde de öyle oldu. Başkaları da onun peşinden bu işi yapmağa başladı.         



 



Şimdi ilk televizyonlu yıllar ya da renksiz  televizyon sözcüklerini duyunca aklıma hep o küçük ilçedeki günlerim, Munzur’un tepeleri ve o sempatik müdür gelir. Tabii bir de o günlerden sonra hiç dinmeyen ayak ağrılarım...  



 



Sn.Yusuf Ziya İnce Bey'e anısını bizimle paylaşmasından dolayı teşekkür ederiz.

Bu haber toplam 1572 defa okunmuştur
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
KÖYLERİMİZDEN HABERLER
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA