• İstanbul17 °C
  • Erzincan14 °C

Fatih Kandemir / Kalemimden Damlalar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Fatih Kandemir / Kalemimden Damlalar

Yunus Çeşmesine Susamış Gönüllere

14 Kasım 2017 Salı 12:34

Yunus Çeşmesine Susamış Gönüllere 

 

Pîrimiz Yunus Emre (selam olsun sana üstadımız), ağlayan yüreklerimize çeşmenden bir   yudum ikram eylesen de nurundan içsek kana kana yahut kanaya kanaya… 

 

              "Ne varlığa sevinirim 

              Ne yokluğa yerinirim 

              Aşkın ile avunurum 

              Bana seni gerek seni" 

 

             Aman Allah’ım ne aşktır bu… Ne yüce bir aşktır bu. Ne büyük şükür sana, ne sınırsız mutluluk Yunus Can’a ki “Bana seni gerek, seni” buyurmuş. Artık buyurmuş demektir biz aciz kullarına düşen… 

 

Aşkın kıyısından geçerken gönlüne büyük yara almış garip bir kulun olarak Yüce Yunus’a “AŞK”’ta lütfettiğin bu “NASİBE” –ki o aşkla Yunusça bir mısra söyleyecek kudrete sahip olsam bu dünyadaki en büyük servetim olurdu o mısra benim-gıpta etmek de bizim nasibimize düştü. 

 

Âh Yunus… Âh 

 

"Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri 

İsteyene ver sen anı bana seni gerek seni" 

 

Üstadım, ne derin bir deniz var sende… Nerede bu anlam bu mana şimdi bizde… Neyi niçin istediğini fark edensin… Neyin güzel olduğunu ve sana niçin güzel göründüğünü bilensin… “Her şeyden” geçip de sevgilinin aşkında huzura erensin. Aşkı öğret bize…  Aşkı unutan yüreklerimize hatırlat aşkın güzelliklerini. Gurbetteyiz bu dünyada... Hüzün ve özlemle doluyuz darıfenâda 

 

          Kimse merhem olamadı, olmaz da aşk yarasına… “Aşk ki vardır, gerisi vesairedir.” diye yazıyor bizim okuduğumuz kitaplarda… Fakir gönlümüz aşkın gölgesinden bile geçememiş şu vakte kadar. Gölge varlıkta bile huzura erememiş türlü mısranın saf durduğu naçar yüreğimiz. “Aşkta huzur değil, hüzün vardır." diyesim geldi ansızın. Üzerimi karanlık örtüsüyle örten gecenin sonsuz derinliklerine gizliyorum hüznümü. Neden hüzünlüyüm… Bunu sormak da hüzün veriyor şimdi bana. Yoksa sormamalı mıydım? Kaldı ki hüzün değil midir şiirin en kıdemli ve sadık sevgilisi? Hüzün değil midir selvi boyu sevgililerden şaire kalan dert yüklü miras? Belki de şairin (Hilmi Yavuz) meşhur dizesi özetliyor söze ve şiire müptelâ olmuş gönüllerimizin hâlini: “Hüzün ki en çok yakışandır bize” 

 

      Yunus Can’ım… Pîrim ben hâlâ sözümdeyim… Hâlâ yıllar önce bir bahar akşamı sana ithaf ettiğim mısraların cevabını bekliyorum senden ve senin gibi gönül dostlarından: 

 

                Ben diyorum: 

 

"Söyle bana Pîrim ey Yunus Emre 

Yanıp yanıp sönmek benim hakkım mı 

Üç yerin üçüne düşünce cemre 

İlkbahara dönmek benim hakkım mı" 

 

Sen bana gönlümün ta içinden sesleniyorsun: 

 

"Ben yürürüm yana yana 

Aşk boyadı beni kana 

Ne âkilem ne divâne 

Gel gör beni aşk ne’yledi" 

 

Sözüne kurbanım senin, şiirine hayranım senin… Şiirinin her bir harfiyle mühürlüdür kalbim! 

 

 

  Sonra bir cesaretle dönüyorum suskun mısralarıma: 

 

"Tutacağım eller bana uymuyor 

Çalacağım teller bana uymuyor 

Sevdiğim güzeller bana uymuyor 

Bu aşk ile yanmak benim hakkım mı" 

 

              Sesini duyuyorum yine gönül aynamın seni gösteren gül bahçelerinde: 

 

"Benzim sarı gözlerim yaş 

Bağrım pare ciğerim baş 

Hâlden bilen dertli kardaş 

Gel gör beni aşk ne’yledi" 

 

Çağır beni Yunus’um, çağır bizi Yunus’um! Göster bize aşkı… Göster ki görelim güzelliğini sevgilimizin! Göster ki görelim güzelliğini “Sevgililer Sevgilisi”nin… (s.a.v.) Bizim de gönlümüzün tek çaresi olsun “biçarelik”…  Biz de sen gibi diyelim: “Miskin Yunus biçareyim/Baştan ayağa yâreyim/Dost elinden avareyim/Gel gör beni aşk ne’yledi 

 

        Kimi davet edelim ki yüreğimize, yüreğimizi aşka senin gibi hazırlamadan? Senin gibi gönlümüzü “Kanla boyamadan, Mecnun oluben yürümeden…” 

 

          Sen yârin için ağlarken, biz yâri için için ağlatmaktan başka ne yapıyoruz ki… Sen sevgilinin kendisini gördüğün için ağlıyorsun, biz de sevgilinin sadece gölgesinin güzelliğinde serinletiyoruz (!) aşk ateşine hasret yüreklerimizi. En acısı da gölgenin gerçek suretini bilmeden, gölgenin karanlıklarında boğularak… 

 

   Yıkık gönlümüzü senin mısralarınla yeniden inşa ediyoruz. Senin çeşmenden su serpiyoruz sızlayan yaralarımıza… 

 

"Sensin kerim sensin rahim Allah sana sundum elim 

Senden artık yoktur emin Allah sana sundum elim" 

 

    Senden güç alarak sesleniyoruz gül kokulu yâre… Senin sözlerinle doldurup sesleniyoruz adını bile anarken O’nun aşkından kızaran dudaklarımızı birbirine sımsıkı kavuşturarak… 

 

"Canım kurban olsun senin yoluna 

Adı güzel kendi güzel Muhammed 

 Şefâat eyle bu kemter kuluna 

Adı güzel kendi güzel Muhammed" 

 

        Ne var ki aşkı arayan dillerimize,  gönüllerimize bir hicran yağmuru çiseliyor. Öyle bir yağmur ki her damlası bir ateş… Öyle bir yağmur ki her damlası bir hasret parıltısı… Söz ki nihayet bulmuyor yârdan bahsedince. Şiir ki bırakmıyor peşini elest bezminden beri sevgiliyi arayan haykırışlarımızın… 

 

          Şiirce söylüyoruz derdimizi, şairce yürüyoruz bizi aşkın vuslata götürecek çöllerinde… Dervişçe dönüyoruz ellerimizi “Hakk’tan alıp halka sunarak”… 

 

         Pervane gibi dönüyoruz aşk ateşinin çevresinde… Her dönüşte aşka biraz daha yaklaşıyoruz. Yaklaştıkça yakıyoruz kanadımızı bu ateşin hararetiyle… Yanamıyoruz Yunus’um! Yanamıyoruz sen gibi… Sen gibi söyleyemiyoruz sözü, sen gibi yaşayamıyoruz aşkı… 

 

                Ne kadar söylesek de yazsak da senin engin denizlerine düşemiyor bir damlası ne gözyaşımızın ne şiirimizin ne de hayallerimizin… 

 

            Aşka hasret olduğumuz kadar hasretiz Yunus çeşmene… Belki de çeşmene hasret kaldığımızdan uzak bize aşk… 

 

            Bir zerre anlama gayreti gösterse yüreğimiz bu hasretin sebebini; çeşmenden, aşktan ve “Sevgililer Sevgilisi”nden neden ayrı düştüğümüzü… Sorsa niçin “aşk çeşmene hasret kaldığını dudaklarımızın” Yine bir dizeden (Şemseddin Sivasî) alıyor dersini bu yoldaki çiğ yüreklerimiz: 

 

           "Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan" 

 

          Ve kalem de ayrılıyor, sözde ve şiirde gücü kesilen zayıf parmaklarımızdan… Susuz dillerimizden dökülen hüzün satırları da susuyor: “Toprağa gark olmuş nazik tenleri/Söylemeden kalmış tatlı dilleri” dercesine… Gel duadan unutma bizi Yunus’um… 

 

                                          Fatih KANDEMİR 

                                           Eğitimci-Yazar www.edebiderya.com 

Bu yazı toplam 47 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2006 Kemahlilar | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : kemahlilar@gmail.com | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA